Var olmak nedir, nicedir, nasıldır, nereden gelir nereye gider? Yokluk karşısına oturtulan 'varlık'ın işlevselliği nasıl açıklanmalı?
Var olmak, varı oluşturmak, var kılmak, var’a gitmek… Varoluşun gizlerine ermek, gizemlerine ulaşmak olası mıdır? Var olduğumuza göre, varlık kavramı üzerine düşünce geliştirmemek de olası değil.
Düşünen insan vardır; var olduğu sürece üretir, yalnızlığının gizi, sinmişliği, gizemiyle farkındalık yaratır.
Peki varoluşçuluk salt yalnızlığı, sonsuzluğu mu imler? Denilene bakılırsa yabancılaşma, bunalım, umarsızlık, sıkıntı, kaygı, isyan, korku, umutsuzluk, terk edilmişlik de bu düşünce dizgeselliği ile çağın insanının geleceğe ya da geçmişe değil de “an”a bağlanmasına yol açar(mış)!
Yalnızlık da insanın varoluşunun kavranması bağlamında önemli bir kavram. Adına modernlik dediğimiz o dağdağalı yaşamın, bireyi yalnızlaştırması kaçınılmaz bir olgu.
Varoluşçu yaklaşıma göre çevremiz ne denli kalabalık, sevdiğimiz insanlarla kuşatılmış da olsa, insanoğlu aslında inanın yapayalnız… Bu bağlamda iç dünyasıyla tek başına hesaplaşanın yine insan olduğunu anlıyoruz.
Yalnızlık ve birliktelik… Bu kavramlar ilişkili sorunlar, olgular, felsefenin, sosyal bilimlerin, sanatın da başlıca izlekleri arasına girmiş.
İnsan, yalnızlığı yakın sosyal etkileşime olanak veren sosyal becerilerden ya da kişilik yapısından yoksun olduğu durumda yaşar derler.
Varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki aşılmaz boşluktan oluşurmuş. Kişiler arasındaki derin ilişkilerde bile var olan bir boşlukmuş bu. İnsan salt başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır.
Octavia Paz, yalnızlık ile kişinin dünyadaki durumunun niteliğine dikkat çeker: “Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır.”
Varoluşçuluk için öncelikle bir düşünce akımı olduğu kabul görür. Yunan düşünürlerinin temelini attığı bir felsefe olduğundan dem vurulur. Ortaçağda unutulmuş, 18. yüzyıldan sonra yeniden anımsanmaya, gün yüzünde yaşam bulmaya çalışılmış diye de eklerler.
Yaygınlaşma, etkileme, gelişme ortamını İkinci Dünya Savaşı yıllarında yakalar varoluşçuluk! Bu dönemin önemli düşünürleri Albert Camus, Jean Paul Sartre varoluşçuluk üzerine düşüncelerini, görüşlerini akademik çevrelerden çok, Paris'in cafelerinde anlatmaya başlarlar. Kant, Heidegger gibi planlı bir çerçeveden uzak bir yöntem izlerler her iki düşünür de.
Varoluşçuluk, 1930’lardan sonra Avrupa’da sıkıntıların, bunalımların arttığı dönemde yaygınlık kazanır. Emeğin yerini makinenin, aygıtların alması, savaş ve toplu öldürümler, toplum içindeki bölünmüşlük, yabancılaşma… Bunlar birçok olumsuzluğu da peşinden getirir. İnsanı içinde yaşadığı çağa, topluma yabancılaştırır.
Karamsar gibi görünen bu öğreti, aslında insanın bulunduğu durumu, varoluşun her yanına yayılan “saçma”nın içinde barındırdığı yaratıcı devingenlik noktasını göstermesi bakımından insancıl bir kimliğe de bürünür. Yaratıcı devingenlik… Bir bakıma varoluşun esası oluyor desenize.
Varoluşculuğun insana ve onun sorunlarına dönük bakış açısı, ele aldığı kavramlar, bu kavramlara yüklediği anlamlar, insanlığın ortak kaygılarını dile getirmesi, bu felsefenin dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle roman, öykü gibi okuyucuyla doğrudan ilişki kuran yazınsal metinlerde etkili yansımaları olur.