Muğla’nın dünyaca tanınan koyları peşpeşe satılıyor, haberiniz var mı? Boynuzbükü, Osmanağa, Günlük, İnceburun koyları özelleştirildi. Ardından da Kille Bükü, Bedri Rahmi, Kille, Sıralıbük, Sarsala, Hamam, Martı ve Binlik koyları! Bu koylarda tekne bağlama amaçlı mapa ve deniz yüzeyi şamandıra sistemi kurulması ve şirketlerce işletilmesi, 10 yıllık izinle kullanıma açılacak. Bu şu demek: Karadan yasaklanan ya da ücretli girilen koylardan sonra gezi tekneleriyle ya da küçük teknelerle ulaşılabilen bu koylar vatandaşa kapanacak. Fethiye’de, Göcek’te yaklaşık 4 bin günü birlik tur yapan tekne, bu koylara giremeyecek!

***

Bölge halkı Sivil Toplum Kuruluşlarının önderliğinde tepkili. Balıkçılar, yatçılar,  tur tekneleri sahip ve çalışanları karşı. Protesto mitingleri düzenleniyor, seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri ise uygulama ile ( bölge koylarının yüzde 90’ını kapsıyor ihaleler), “koyları koruma ve kontrol altına almak” adına yaptığını söylüyor. Vatandaşlar, yerel yönetimler koyların korunmasından yana. Ama neden sorumluluğun STK, kurum, kooperatif, denizcilik ile ilgili odalara veya belediyelere verilmesini savunuyor, özel şirketlerin değil!

***

Cumhuriyet yazarlarından Mine G. Kırıkkanat da konuya duyarlı. Köşesindeki yazıyı şu ifadelerle bitirmiş deneyimli yazar: “Fethiye’yi rahat bırakın. Halkına güvenin. Onlar dedelerinin, babalarının emaneti doğal miraslarına sahip çıkar. Fethiye’nin yetkin ve yöreyi bilen meslek örgütleri, kurumları gerekeni yapar, o güzelim koyları sizin ihale ettiğiniz şirketlerden çok daha etkin korur, kollar. Derdiniz dünyada eşi olmayan cennet koylarımızı illa ki yandaş ve yozdaşlarınıza peşkeş çekmek ise Fethiye’nin hem doğasının hem de halkının tepkisine hazır olun. Bu organize işlere imza atanları, onaylayanları ve sessiz kalanları ikisi de bağışlamaz. Ve biliniz ki bir gün hepinizden daha zengin bir oligark o koylardaki mapa ve tonozları toptan satın alınca; milyarlık yatlarınızla siz bile o koylara giremeyeceksiniz!”

****

“Geçmişte de doğanın bir kısmını bozduk, kirlettik, çevreye ‘zarar’ verdik. Ama bu daha çok bir adamı kürdanla bıçaklamak gibiydi: Bu yaptığımız onu incittiği, rahatsız ettiği ve kötüleştirdiği halde, hayati organlara dokunmuyor, lenf veya kan dolaşımını engellemiyordu.

Biz, doğayı mahvediyoruz diye düşünmedik hiç.

Böyle bir şeyin mümkün olduğuna içten içe bile inanmadık: Doğa çok büyüktü, yaşlıydı; güçleri -rüzgarı, yağmuru, güneşi- çok yamandı, kadimdi.”
“Doğanın Sonu” adlı kitabında Bill McKibben geçmişte doğaya verdiğimiz zararı böyle tarif ediyor. “Doğa, sık sık düşündüğümüz gibi hiç değişmeyen ve sonu asla gelmeyecek olan kadim bir dost mudur, yoksa bildiğimiz anlamda doğanın da bir sonu var mıdır?”, “Daha önemlisi, gezegenimizin geleceğini değiştirme şansına sahip miyiz?”

Bu sorulara da yanıt arayan bir kitaptı “Doğanın Sonu”.

Meslektaşımız Melis Alphan’ın benzetimiyle şimdi “O kürdanın yerini satır aldı! O adamı yani doğayı şimdi satırla paralıyoruz. Organları iflas etme yolunda bir adam doğa. Biz ise hala satırı sallamaya devam ediyoruz.”

****

Ormanlar baltalanır, zeytinlikler kesilir, göller ırmaklar kirletilir, kurutulur, yaylalar, koylar peşkeş çekilir. Termik santrallar, HES’ler . Betoncu politikalar izlenir. Oysa doğayı korumak, dünyayı ve yaşamımızı korumaktır. Dünyanın umudu yatar doğada. Melih Cevdet Anday ne güzel yazmıştı “Rahatı Kaçan Ağaç”ta şu dizeleri:

“Ey insan! Unutma doğanın bir parçası olduğunu, Beni yok ettikçe sen de azalırsın…”

Muğla’da koyların özelleştirilmesi, “Koy’u Ver Gitsin” politikası değil de, nedir?