Bu satırları yazmadan önce Instagram profilimde geziniyordum ki; tarım üzerine haber ve program yapmadan önceki hazırlıklarda elimde üzüm salkımıyla paylaştığım bir fotoğrafıma denk geldim. Fotoğraftan çok altına düştüğüm not aslında bu satırlara dökeceğim, bu zamana kadarki tüm duygularımın şeklini belirledi: “Anadolu’nun bereketi ile buluşmamıza az kaldı…” Tam da buydu aslında bu işlere girişmeden önceki isteğim. Anadolu’daki üretim potansiyelini ve bereketi yazılarımda ballandıra ballandıra anlatmaktı. Ancak karşılaştığım şey genel itibariyle can sıkıcı konular oldu. İyi şeyler olsa bile sistemin üretime hizmet etmemesi, iyi olanı da bir yere kadar taşıdı. Bu durum dediğim gibi her ele aldığımız konuda boğazıma bir yumru gibi oturdu.

***

Malumunuz Kahramanmaraş merkezli depremler… 6 Şubat Pazartesi, gün aydınlanınca karşılaşılan o dehşet verici manzara… Çok ağır bir süreçten geçiyoruz. Deprem bölgesine çok uzakta olsam da iletişim teknolojileri sayesinde oradayım. Acının yükünü kilometrelerce uzaktaki İzmir’den hissediyorum. Umarım bu acılar bir daha yaşanmaz. Hepimizin başı sağ olsun! Bu acıların bir daha yaşanmaması, bir daha aynı mağduriyetlerin olmaması ve yaraların sarılabilmesi adına bölgenin sosyo-kültürel yapısından ekonomisine her şeyi korumamız gerekiyor. Tabi bunları korurken deprem sonrası açılan yeni hayat sayfasında devlet olarak alacağımız kararlarda titizlikle hareket etmemiz gerekiyor. Tabi bu titizliğin gösterilebilmesi adına samimiyet ortamının oluşması şart. Samimiyet ortamını bozan sadece hükümet de değil. Buradaki eksiklik çok boyutlu… Ancak tabi buna girmeyeceğim. Anlamak isteyen bu sözlerimden de çok şey anlar diye düşünüyorum.

***

Asıl mesele şu: Yazımın başında da belirtiğim gibi Anadolu’nun bereketini paylaşmak… Gerçekten çok bereketli topraklara sahibiz. İnsanı, kültürleri, havası, yeri, göğü ve daha sıralayamadığım birçok noktasıyla Anadolu tüm bereketiyle bizleri sahipleniyor. Peki bizler, Anadolu’nun çocukları bu sahiplenmeye karşı ne kadar samimiyiz? Bana sorarsanız hiç. Neden mi? Çünkü hiçbir işimizi dürüstlükle yapmıyoruz. Egolarımıza, hırsımıza yenik düşüyor; bencillik abideleri gibi geziniyoruz. Bugün deprem bölgesinin kırsal kesiminde üretimin can damarları da etkilendi. Tabi o can damarlarının kan kaybetmemesi ve oradaki yaranın bir an önce sarılması adına birtakım önlemler alınması gerekiyor. Bu önlemlerin başında çiftçilerin barınma sorunları giderilerek, ihtiyaçları olan yem ve tohum desteğinin kendilerini toparlayana kadar sürekli ve düzenli bir şekilde karşılıksız tedarik edilmesi ve beraberinde elde edilen ürünlerin standartları doğrultusunda iç veya dış pazara ulaşması yani ticaretinin dönmesinin sağlanması gerekiyor. Aksi takdirde zaten azalmış çiftçi sayısı depremle birlikte daha da azalacak. Ki bu durumun beraberinde çarşıda pazarda ithal gıda yükünü ağır bir şekilde vatandaş çekerken işsizlik istihdam sorunu artı nüfusun dengesiz dağılımı gibi gibi birbirini tetikleyen diğer sorunlarla karşı karşıya kalacağız.

O nedenle deprem bölgesindeki çiftçinin ne toprağını ne de hayvanını satmasına izin vermemek gerekiyor. Bunu onlara yasak koyarak yapamazsınız; ona destek vererek, üretmesini devam ettirerek yaparsınız. Örneğin inanılmaz tartışma konusu oldu: OHAL ilan edilen deprem bölgesindeki şehirlerde mera ve orman arazileri gerekli görüldüğü zaman imara açılmasına izin verilecek.

***

Cumhurbaşkanlığı Kararıyla Resmi Gazete’de yayımlanan bu karar aklıma İzmir depremi sonrasında Bayraklı tepelerine kurulan TOKİ konutlarını getirdi. Detayları merak edenler Cumhurbaşkanı’nın mera ve ormanlık arazilerle ilgili kararına Resmi Gazete'den bakabilirler. Benim de 25 Şubat sabahı gazetemizin birinci sayfasında yayınlanan ‘Don Kişot Çoban’ başlıklı haberime internet sitemizden göz gezdirebilirler.

Mera arazileri için önce ağaçlandırılacak alan kararı alınıyor. Sonrasında o bölgeye Şehir Hastanesi ve depremden sonra da TOKİ konutları yapılıyor. İşte o haberimde meralarını bu şekilde kaybeden Laka Köyü’nün direnen çobanının hikayesini anlatıyorum. Meraların hayvancılık için ne kadar önemli olduğuna değinmeme gerek yok sanırım. Şimdi ise tartışmalara neden olan Resmi Gazete’deki bu kararın deprem bölgesindeki şehirlerde de benzer sorunlara yol açıp açmayacağı endişe ile takip ediliyor. O nedenle daha titiz, daha kapsamlı düşünerek hareket edilmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü artık kaybetmek istemiyorum, istemiyoruz. Artık Anadolu’nun bereketini paylaşmak istiyorum, istiyoruz. Deprem sonrası alınan derslerin Anadolu coğrafyasına yayılan somut örneklerini görmek istiyorum, istiyoruz.