Bir televizyon programı.

Önce adam çıkıyor. Konuşuyor da konuşuyor.

Karısının temizlik bilmediğini söylüyor. Oturduğu semte uyum sağlayamadığını anlatıyor. Nişantaşı'nda patates siparişi verdiği için görgüsüzlükle suçluyor. Çocuklara da iyi bakamadığını ekliyor.

İki çocukları var bu arada.

Ama çocukların halinden hiç söz etmiyor.

Karısını yerin dibine sokuyor.

Ertesi gün kadın çıkıyor ekrana.

Genç bir kadın. Düzgün konuşuyor. Sakin. Hali tavrı yerinde.

Sonra o anlatmaya başlıyor.

Çok genç yaşta evlenmişler. Zaman zaman şiddet görmüş. Hem de öyle böyle değil. Bir keresinde ağzı burnu dağılmış. Bir ay boyunca sokağa çıkamamış. Zaten kocası da izin vermemiş.

“Evden dışarı adım atmayacaksın” demiş. “Kimseye görünmeyeceksin.”

****

Kadın çalışamıyor, geliri yok. İki çocuğa bakmak zorunda.

“Bir iki olay yüzünden yuvam dağılsın istemedim” diyor. Ayrıca patates siparişini de ekonomik olsun diye söylemiş.

Yuvasını korumak için direniyor. Susuyor, katlanıyor. Bir gün düzelir diye bekliyor.

Adam mı?

Adam rahat.

Canı isterse gidiyor. Canı isterse geliyor. Yetmiyor, bir de karısını aşağılıyor.

Kadın ise iki çocuğuyla kıt kanaat yaşamaya çalışıyor.

Ama asıl mesele başka.

Asıl mesele çok daha büyük.

Çocuklardan biri otistik.

Özel eğitim alması gerekiyor. Düzenli destek şart. Anne bunun farkında. Çırpınıyor, anlatıyor, uğraşıyor.

Ama karşısında koca bir duvar var.

Ben programı sonradan izledim.

Kadın konuşurken gözyaşlarını tutamadı.

****

Buraya kadar, gündüz kuşağındaki alışılmış programlardan biri gibi geldi bana.

Yine aynı hikâye zannettim.

Ama sonra.

Sonra bu ülkeyle bir kez daha gurur duymamı sağlayan şey oldu.

Telefonla bir izleyici bağlandı. Bir yıllık kira ile elektrik ve su masraflarını karşılayacağını söyledi.

Bir başkası, çocuğun eğitim masrafını her ay düzenli olarak üstleneceğini açıkladı.

Bir başkası, kadının dişlerini yaptıracağını, üstüne de maddi destek vereceğini söyledi.

Taksici esnafı aradı. “Biz de elimizi taşın altına koyacağız” dedi.

Üstelik programda kimseden yardım istenmemişti.

İşin en güzel yanı buydu.

Kimseye “yardım edin” denmemişti.

İnsanlar kendi vicdanlarıyla harekete geçmişti. Kendi içlerinden geldiği için.

Ve ben bir kez daha anladım:

Türkiye, insanıyla büyük bir ülke.