Bana pek sert vurmuşlar bir yerlerim ağrıyor
Ya gün boyu bastıran uyku
Sevincin sesi çıkmıyor

Evlerin önü çeşme, sularım alınıyor
Bu çok tuzlu çöreği hangi kalpsiz yedirdi
Bağrım fena yanıyor.

Kimlerin elinde, herkes benden biliyor
ne hoyrat kullanmışlar
Sevincin sesi çıkmıyor.

(Behçet Necatigil, 1965)

Kitabını yazacak kadar yakından tanıdığım Oktay (Akbal) ağabey, Akyaka'da, sağlığının iyice bozulduğu günlerden birinde, yana yakıla şunu söyledi bana:
-Şadan, benim gibi daktilom da ihtiyarladı. Tuşları iyice sertleşti.
Yüreğim cızz etti. Farkındaydım ki; tuşlar sertleşmiş değil, Oktay ağabeyin, tuşlara vuran parmakları zayıflamıştı. Bunun ne demek olduğunu biliyordum; bana pek dokunmuştu.
Hastalıktır daktilo.
Benim gibi, onu on yıllarca kullananların vücuduyla özdeşleşmiştir. Elleri beyninin uzantısı; daktilonun tuşları, onu kullananların ellerinin devamı gibidir. Daha ileri gideyim: Bilgisayar bile böyle değildir.
Kendimden bir örnek vereyim:
Yıl 1965. TRT'nin Ankara'dan sonra İzmir'de açtığı Prodüktör (yapımcı) kursunun son akşamı, dersimizi “Yayıncılığın peygamberi” Turgut Özakman verdi. Sırf o akşam yaşadıklarımız bile; Turgut Özakman'ın nasıl dil ve fikir cambazı olduğunu göstermeye yeter!
İki saat süren birlikteliğin sonunda Turgut Ağabey (kendisine böyle seslenilmesini isterdi), iki elini masaya vurarak:
-Dersimizin resmi kısmı bitmiştir!..
... Bu söz üzerine sınıfı terkeden sekiz kişiden hiçbiri, bırakın yapımcı olmayı, düz memur olarak TRT'ye alınan olmadı!
Turgut ağabeye -kursiyer psikolojisi- ertesi günkü sınavla ilgili sorular sorup, ipucu almaya çalıştık. Ben fakir, saf saf sordum:
-Sınava daktiloyla girebilir miyim?
Turgut ağabey, iki elini dizlerine vurarak bir gülmeye başladı ki; utancımdan altına girecek masa aradım.
Ertesi gün saat 10.00'da, sınavın yapılacağı binanın kapısında gördüm kendisini:
-Şadan, hani daktilon?
-Ağabey, dedim “öyle güldünüz ki; daktilo getirmekten vazgeçtim.”
-Olur mu oğlum, dedi, “sevindiğimden güldüm. Biz insanı alıyoruz, neredeyse bir yıl, daktilo öğrenmesini bekliyoruz...”
Aydın Ticaret Lisesi'nde öğrenciyken daktilo ve steno derslerimiz vardı. El yazım bozuk olduğu için olsa gerek, bu iki yazış biçimini pek benimsememiştim. Derslerde notlarımı bile steno ile tutuyordum; daktilo ile “hızlı” yazma yarışmalarında birimci oluyordum falan.
O yıllar (50'li yılların sonları), “Standart Türk Klavyesi” icad edilmişti. Şöyle ki; Türkçede en çok kullanılan harfler, en güçlü parmakların altına gelecek şekilde sıralanmıştı. Müthiş bir patlama yaptı bu. Türk daktilograflar (Başta Ece Özbayrak ve ağabeyi Erol Aktay), dünya birinciliklerini kimseye bırakmıyordu. Ece, Ziraat Bankası'nın, Erol ağabey de Tercüman'ın daktilografıydı. Bu iki kişi, o zamanların yeni icadı teleksten bile daha hızlı yazıyordu.)
Ben de lisede, bu klavye ile ve doğal olarak 10 parmakla yazmayı öğrenmiştim. Şansa, daha doğrusu şanssızlığa bakın ki; yüksek öğrenim için İzmir'e gelip, bir ay kadar sonra stajyer olarak işe başladığım Ege Ekspres Gazetesi İstihbarat Servisinde, rotatif gibi, kocaman bir daktilo vardı ve -maalesef- eski klavye idi.
Ben de iki elin birer parmağıyla yazmaya döndüm. Yine de, bırakın haberleri, özel mektuplarımı bile daktiloyla yazar oldum!
Ben meraklıyım ya; “daktilo” lafının nereden geldiğini merak ettim; öğrendiğim ilk şey: Daktilo, Grekçe “parmak” anlamındaki “daktilos” kelimesinden sürüp geliyordu. Üstelik bunun öykü-söylencesi de sür be sür Anadolu'muza aitti; şöyle:
Verdiği her şeyi, verdiği andan itibaren kemirmeye başlayan Kronos, karısı Rhea'dan doğan çocuklarını yutuyordu. Böyle, beş çocuğunu yedi yuttu. Halkın “eğir eğir pazara, doğur doğur mezara” dediği gibi. Hangi ana dayanabilirdi buna?
Rhea da dayanamadı ve kadınca bir düzen kurdu. Kocasına, Gökova'nın kadınbudu karpuzu gibi söbü (oval) bir kayayı beleyip (kundaklayıp) yutturdu. Sonra da Binbir Pınarlı İda (Kaz) dağının dikte mağarasına gitti. Orada öz başına karnındakini doğurmaya yeltendi. Kolay değildi bu iş; büyük acılar içinde kıvrandı; doğum sancısıyla yeri kavradı; parmaklarının saplandığı topraktan beş Daktyl (parmak) perisi çıktı. Bunlar, bizim Bursa Kılıç-Kalkan oyunundaki gibi, kalkanlarına kılıç vurup rabarba (anlamsız gürültü) yaparak, doğurmakta olan ananın feryatlarının dışarıdan duyulmasına engel oldular. Ana, çocuk-obur Kronos'un kuşkusunu çekmemek için, sarayına döndü. Nevzadı (yeni doğanı), Amalthe adlı bir keçi emzirdi...
Öykünün sonunu Halikarnas Balıkçısı'nın “Anadolu Tanrıları” Azra (Erhat) Anamın “Mitoloji Sözlüğü” ile ben yazarınız Şadan Gökovalı'nın “Söylence” kitaplarından okuyabilir.
Bu yazı hayli didaktik oldu; devam edelim
“Daktilo” sözü, “parmak”tan başka; parmakla tuşlara vurularak yazı yazan aygıta, bununla yazışma yapan sekreter hanımlara da isim oldu.
Dahası var: Daktilo ile yazana “daktilograf”, daktilo ile yazı yazma işine “daktilografi” denildiğini bilirsiniz.
Ya şunları? “Daktiloskopi”: Parmak çizgilerine bakarak fala bakma ve /veya parmak izlerine bakarak kimlik belirleme yöntemi...
Ve bu yazı için son olarak “Daktilotekni”: Suçlunun parmak izlerini belirlemeye, kimliğini araştırıp bulmaya yarayan yöntemlerin bütünü... (Bunlara siz de yeni buluşlar ekleyin ve bulduklarınızı bana bildirin: [email protected])
Bu satırları daktilo ile yazıyorum. Yazışım bitse bile, kulağımda tuş sesleri...Sesleri... Sesler... SES

Uyandım ki ses içinde kalmışım
Yüzüm gözüm ağzım burnum ellerim
Aralanan deniz kapısının sesi bu

***

Baktım, güneşte soğumuş karanfil gibi mavi
Bir yapı işçisinin kulağındaki kalem gibi güzel
Serçe kanadı değmiş çamaşır ipi gibi esrik
Okul bahçesinde dolaşan güvercinler gibi.

M.C. Anday (Melih ağabey, “Ben bu şiiri Şadan Gökovalı'nın sesinden dinledim” diye yazmıştı. (29.04.1989)