Sema Başgelen'e

Rivayet olunur ki; Babil Kulesi (Ziggurat) yapıldığı zaman, Tanrı Marduk çok öfkelenmiş, önce kuleyi yıkmış, sonra insanların dillerini karıştırmış.

O güne kadar dünyada tüm insanlar aynı dili konuşur, dolayısıyla rahat iletişim kurabilirmiş. O günden sonra herkes ayrı bir dil konuşur, kimse birbirini anlamaz olmuş. (Siz yabancı değilsiniz; size bir ipucu vereyim: Bu ayrıştırmadan bir tek sözcük yakayı sıyırmış. Onu sonra anlatırım...) Söylencenin yorumuna göre, insana verilebilecek en ağır cezalardan biri, iletişimin ortadan kalkması imiş.

Bu sözcük neydi? Bu sihirli kelime yeniden ortaya çıkarılabilir miydi?

Benim bildiğime göre, başta Harun Reşit olmak üzere bir çok büyük adam, bunun sevdasına kapılmış. Ne yapmalıydı? Nasıl bir eylem koymalıydı ki; bu düğüm çözülebilsin?

En pratik yöntem olarak, bir -ya da birkaç- bebeği, hiç insan sesi duyurmadan büyütmüşler. Gözlemişler. Acaba bu çocuklar, belli eylemler karşısında nasıl bir ses çıkaracaklardı? Eğer onomatope (duyulan sese öykünme) olursa, çözüm o değildi. Öyle ya; bu deney çocukları, kapı açıldığında “gıcırdama”, su döküldüğünde “şırıldama” demiyorlardı. Neydi Allahım bu işteki gizem?

Gözlemcilerden biri, bir şeyin farkına varınca, sevinçten çılgına döndü. Evet, evet; bebeler, kendilerine ekmek uzatıldığında, gayet net bir şekilde “ninda” diyorlardı. Bir deney, bir deney daha: Sonuç değişmiyordu: Her ekmek uzatılışta, yavru ağızlarından gayet net bir şekilde “ninda” sesli simge çıkıyordu. İpin uçu yakalanmıştı ama, sonuç nereye varacaktı. Bilgi toplumu insanları için, yaşamsal bir çözüm...

Çözüm Kültepe'den geldi.

ABD'de akredite Çek profesör Bedrich Hrozny, bizim Gaziantep'in 20 km kadar yakınındaki Kültepe'de (Kaniş), toprak altında bir takım esrarın gizli olduğu ayırdına varmıştı.

Yemedi içmedi, oraya gelip, araştırmalara girişti. Bulduğu tabletlerdeki yazılı simgeler onu heyecanlandırdı. Dönüşe yakın, oradaki köyün ağasına, adamlarının bulacağı her tablet için bir altın lira vereceğini vaad etti. Dediği gibi de yaptı. Bizim çarıklı erkan-ı harpler, kendileri tablet yapıp Hrozny'yi kandırmaya kalkmadı değil.

Epigraf (dil çözücü) profesör, geceler boyu, gözleri kan çanağına dönene kadar çalıştı.

Gözlerini kapatmadan geçirdiği bir gecenin sabahında:

-Okudum!.. diye çığlığı bastı. Evet, şunu okumuştu:

Nu ninda a nezatteni wadar ma ekutteni.”

Peki ama, bu ne demek olsa gerekti? Elinde bir tek anahtar kelime vardı: “Ninda” : Ekmek...

“Ekmeğin yanında su da olmalı” düşüncesinden hareketle kafasını yormaya başladı. Önce, Ortadoğu dillerinde su yerine kullanılan “ma” sözcüğüne takıldı. Ama, çözüm gelmiyordu. Sonra birden, “Wadar” kelimesine yöneldi. Evet, evet, birçok batı dilinde “su” yerine “water”, “waser” gibi kelimeler vardı. Öyleyse, “wadar” su demek olmalıydı. Peki, sonra?

Bilimi kadar hayal gücü de sağlam olan bilginimiz, “ekmek” kelimesinin olduğu yerde, yemek fiilinin olması akla yatkın diye düşündü. Öyleyse şöyle diyelim:

“Ekmek, yemek, su...”

Son kelimeyi de haykırdı:

İçmek!...

Yalnız Babil Kulesi'nin değil, insanlığın ortak mirası dilin esrarı çözülmüştü; bu cümlenin Türkçesi “Sen ekmek yiyeceksin, su içeceksin!...”

Gördük mü, bir tek açgıtın (anahtar) hikmetini.

Halikarnas Balıkçısı diyordu ki:

-Ekmeğin ve dilin kıymetini bilmeliyiz.

Türk halkının sözü pek yerindedir:

“Ağacın kökü toprak, insanın kökü ekmek...”

Ekmek kadar mübarek, su gibi aziz olun!...