“Dağı tutup yazıya sürür idi

Yani yürü dese yürür idi.

Hızır ile yürür idi her gün bile

Korkmaz idi iki nesne gark ola.

Ol ki sultan ile sahip sır durur

Deniz ile yazı (ova) ona bir durur.”

-Ahmet Gülşehri-

Hemen tüm toplumlar gibi Türk milletini manevi açıdan ayakta tutan kanaat önderleri, fikir liderleri vardır.

“Pir-i Türkistan” Hoca Ahmet Yesevi hakımızı “hikmet”lere boğarken, Nasrettin Hoca zalimleri gülünç duruma düşürür, Yunus Emre halk ile Hakk arasında doğrudan muhabbet kurar, Atatürk ise milletine özgüven aşılar.

Türk töresinde her mesleğin piri, kurucusu, ulusu vardır.

Bu arada, her meslekte örgütlenmenin önem ve yararı yadsınamaz.

Sevinilesidir ki; bu konuda ilk hareketlenmeler, biz Türklerde görülüyor. Bu örgüt “Türk Fütuvvet Teşkilatı”dır. “Fütüvvet”in sözlük anlamı, “Gençlik, delikanlılık, cömertlik, yiğitlik.” Bu konuda ilk bilgileri, Türk edebiyat ve kültürünün öncü ismi Fuat Köprülü'den öğreniyoruz. Unutulmasın ki bu hareket, Batı'da sendikacılığın başlamasından birkaç yüzyıl öncedir.

“Fütüvvet”in daha etkili biçimi, yine biz Türklerde başlayan “Ahi Örgütüdür.” Genel anlamda “Kardeş” sözcüğünden türetilmiş olan “Ahilik” gerçek bir esnaf örgütlenmesidir. Öyle bir örgütlenme ki; hem mensubu olan meslek sahiplerini, hem onların müşterilerini gözetirdi. Ahi ustaları, meslekdaşlarını denetler, kusuru görülenleri uyarır, aynı hatanın yinelenmesi üzerine, o esnafın pabucu dama atılırdı. Dilimizdeki “Pabucu dama atılmak” deyimi buradan kaynaklanır.

Bu pirlerin başında “Ahi Evran” gelir. O öyle bir ustadır ki; gözünden hiçbir şey kazmaz. Aynı Evran, “tatlı sert” bir kişiliğe sahiptir. Çoğu zaman sorunu, tatlı dil, güler yüz ve güzel sözle çözer.

Bir keresinde bir şehre, ortalığı kasıp kavuran bir ejderha gelmiştir. O sırada çıkagelen bir kahramandan yardım istenir. Onun canavarla savaşıp onu alt etmesi beklenmektedir. Ne var ki o kahraman (Ahi Evran), farklı bir tavır sergiler. Onun düşmanla savaşma ve onu zararsız hale getirme biçimi, gelenektekinden farklıdır: Ahi Evran ejderhanın üzerine kılıç yerine dua ile gitmekte, yüzünü yüzüne sürerek ona sevgi göstermekte ve canavarı böylece kendisine bağlamaktadır.

Ahi Evran'ın soyunun İslam Peygamberine bağlama söylemleri, kendisine ulu bir kişilik kazandırma amacına yöneliktir.

Alp-eren özelliklerinin yanında, onun kişiliğiyle bütünleştirilen bir kavam da, sanatçılıktır. Başlangıçta demirci çıraklığı yaptığı kaydedilse bile, asıl mesleğinin debbağlık (deri işçiliği) olduğu kuşku götürmez. Kendisinin demircilikle ilişkilendirilmesi Türklerde bu mesleğin kutsal sayılması ile ilgili olsa gerek. Kısacası, Ahi Evran'ın şahsiyetindeki üç temel motif: “Alplik”, “Erenlik” ve “Sanaatkarlık”tır. Üçüncü motifin, her türlü ekonomik etkinliği kapsayacak şekilde yorumlanması gerekir.

Gerçek yaşama bakacak olursak:

Asıl adı Mahmud Nureddin olan Ahi Evran, 1236 yılında Horasan'da doğdu. Kösedağ Savaşı'ndan sonra Moğol baskısı üzerine ailesiyle birlikte Anadolu'ya göç etti. Önce Konya'ya yerleşen aile, oradan Denizli ve Kayseri'ye geçmiş, daha sonra Kırşehir'e yerleşmiştir.

Önce bir demircinin yanında çalışmaya başladığı söylenen Evran, daha sonra debbağlık (deri işlemeciliği) sanatına girerek, bu dalda üstün yeteneğini göstermiş; çalışkanlığı ile iki yılda kalfalığa yükselmiştir. Ahilik konusunda Ahi Mahmud'dan ders aldığı kaydedilir; bu arada kendisi adının da Mahmud olması dikkate değer. Ahi Evran'ın debbağlıkta iki yılda kalfalığa yükselmesi de önemli. Bu şunu gösteriyor: Türklerde bir meslekte ilerlemede yaşa bakılmaz. Nitekim Osmanlı'da Mazhar Osman, 17 yaşında iken “Tıp Doktoru” mertebesine yükselmiştir.

Ahi Evran, usta olduktan sonra örgütte “Ahi Şeyhi” olarak görev yaptı. Kırşehir'de debbağlığı geliştirip yaygınlaştırdı. Daha sonra “Ahi Baba”lığa yükseldi. Ahi birliklerini canlandırıp işlevlerini güçlendirerek, ününü tüm Anadolu'da yaygınlaştırdı.

Sonraları bu örgüt yıpratılarak gözden düşürüldü.

Peki, hem esnaf, hem halk lehine çalışan böyle bir örgüte bugün ihtiyaç var mı?

Karar sizin...