Çocukluğumun en sevdiğim şekeri akide şekeridir. Adını tahta çıkan padişahla yeniçeriler arasındaki güveni simgeleyen akitleşmeden, karşılıklı mutabakattan alan akide şekerlerinin kimi yarı saydam kehribar damlası, kimi de uçuk yeşil, çilek pembesi ve sedefli limon rengiyle boy gösterir. Işıklandırılmış kavanozlardaki görüntüsü ise inanılmaz güzelliktedir. Ondokuzuncu yüz ortalarında İstanbul’da Hacı Bekir’in “şeker sanatı”ndaki ustalığının bir kanıtı olan ballı pekmezli akide şekerine zaman içinde, yeniliklerle birlikte çileklisi, limonlusu, portakallısı, sakızlısı, susamlısı, güllüsü ve tarçınlısı da eklenmiş. Zamanın padişahı 2. Mahmut da bizzat tattığı şekerlerin imalatçısı Hacı Bekir’i çok geçmeden sarayın baş şekercisi yapmış. Daha sonra Hacı Bekir Bahçekapı’daki satış yerine Galata, Kadıköy ve Karaköy’ü de eklemiş. Ankara’da da Ali Uzun Cumhuriyet kurulduktan sonra, 1956 yılında Ulus İşhanı’ndaki dükkânında akide şekerlerini müşterilerine sunmaya başlamış. Benim ilk tattığım akide şekerleri Ali Uzun’un sedefli, yarı sedefli, bal rengi ve turuncuya çalan portakallı akide şekerleriydi. Limonlu akide şekeriyle başlayan tutkum zamanla tarçınlı akideye döndü. Keskin tarçın kokusunun genzimi kızıl alev püskürtmeleriyle yalaması çocukluk anılarımın arasında kaldı. İzmir’de Kemeraltı’nın girişindeki şekerci Ali Galip de, şekerlerinin yanı sıra, acıbadem kurabiyesi, çikolataları ve badem şekerleriyle 125 yıldır ağızları tatlandırıyor. Bir renk yelpazesi, bir damak fırtınası ve bir mücevher kutusu olan akide şekerleri günümüzün moda akımlarına yenik düştü. Yeni şekerlemeler, ithal uyduruk çikolatalar, bonbonlar ve ıvır zıvırlar raflarda yerini aldı. Günün modalarına yenik düşerek, hayatımızdan ve kültürümüzden merhametsizce çıkarıp attığımız akide şekerleri kültürümüzün “incelikleri” arasındaydı.

E1281702 4294 4880 Ac49 73Af8235151E

KUM SAATİNİ İZLERKEN

Geçen ay içinde, Türkiye sosyal bilimlerinin kurucu kuşağının en etkili isimlerinden, “hocaların hocası” Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’ı 104 yaşında kaybettik. Akademik üretimiyle siyaset bilimi ve iletişim araştırmalarına yön veren, “kamuoyu” terimini dilimize kazandıran, özellikle yurt dışındaki Türk işçiler, göç ve kadın çalışmaları üzerine çok önemli araştırmaları olan Nermin Abadan Unat 1921’de Viyana’da doğmuştu. Cumhuriyet’in eğitim olanaklarından yararlanmak için 1936’da Türkiye’ye geldi. İzmir Kız Lisesinin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu; 1944-1950 yılları arasında Ulus gazetesinde çalıştı. Kazandığı bursla ABD’ye giderek Minnesota Üniversitesinde lisansüstü eğitim aldı. Akademik kariyerine 1953’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde asistan olarak başlayan Abadan Unat, fakültenin ilk kadın asistanı oldu; ardından doçentlik ve 1966’da profesörlük unvanını aldı. SBF’de Siyasal Davranış Enstitüsünü kurarak siyasal davranış ve kamuoyu araştırmaları alanında öncü çalışmalara imza attı. Mülkiye’de okuduğum yıllarda, Nermin Hoca, kurucusu olduğu Basın Yüksek Okulu’nun yokuşundan Cebeci’ye doğru ağır ağır inerken Ünsal Oskay hocayla sohbetini sürdürürdü. Nermin Hoca’nın İzmir anıları da Kum Saatini İzlerken adlı yaşamöyküsünü anlattığı kitabında çokça yer alıyor. Nermin Abadan Unat 1936 yılında 15 yaşındayken geldiği İzmir’de hiç Türkçe bilmemenin zorluklarını büyük bir mücadeleyle aşmış, her türlü zorluğa karşın hayatına yön vermiş ve amaçlarına ulaşmış idealist ve güçlü bir kadın. Nermin Hocanın İzmir anılarından bir demet sizlere şimdi, yıl 1936- 37: “Baba ocağımız, Tilkilik’de Agora’ya hemen bitişik sayılan büyük bir evdi. Amcam bir kapısı alt sokağa açılan ve Osmanlı mimarisinin güzel bir örneği sayılan bu evi halama bırakmıştı. Kendisi toplumsal mevkiini belirlemek üzere İzmir’in bir avuç zengininin yeğlediği Birinci Kordon’a yerleşmişti.(…) “Sabri Amcam Kızılçullu’da Adnan Menderes’le birlikte Amerikan Koleji’ne devam etmişti.”(…) Ağustos ayının büyük sıcakları geçiyor, günler kısalıyordu, Karşıyaka’'da Papaz denilen yere kadar yüründüğünde nefis gurupları daha erken saatte izlemek mümkündü. Bu yürüyüşlerde içimi yoğun bir heyecan kaplardı: acaba sınavı başarabilecek miyim? Nihayet beklediğim gün geldi çattı. İzmir’in en güzel tepelerinin biri üzerinde kurulu Kız Lisesi’nin merdivenlerini kalbim küt küt atarak çıktım. Müdüre çıkarıldım. Müdür Türkiye’nin ünlü ozanlarından Necmeddin Halil Onan’dı.”(…) Bahar gelmişti, İzmir körfezinin o emsalsiz guruplarını lisenin bahçesinden seyrediyorduk. Zaman zaman bu gurubu şarkı söyleyerek kutluyorduk. Okul o bahar aylarında iki gezi düzenlemişti. Birincisinde Reşat Nuri Güntekin’in Dudaktan Kalbe adlı romanın önemli sahnelerinin cereyan ettiği Bozyaka’ya gitmiştik.” Kitapta İzmir anıları ve İzmir günleri Nermin Abadan Unat’ın 1940 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okumaya başlamasıyla sona eriyor.

Kum Saatini İzlerken kitabını keşke her genç okusa, özellikle genç kızlar…

……………

YAZI ODALARI

(Scriptoria)

Bilmem okuyanımız var mı, Umberto Eco Can Yayınları’ndan çıkan ve Şadan Karadeniz’in dilimize kazandırdığı 732 sayfalık “Gülün Adı” romanında Orta Çağ Avrupa’sını biçimlendiren siyasal, toplumsal, kültürel ve dinsel olayları tarihsel bir perspektiften ve aynı zamanda polisiye roman örgüsü içinde ele alır. Youtube’da izlediğim bir röportajında, zamanı, manastırdaki odaları, koridorları, roman kişilerini nasıl kurguladığını ayrıntılarıyla anlatır. Romanda, XIV. yüzyıl Avrupa’sında İmparatorluk ve Kilise arasında yaşanan ve siyasi krize yol açan tarihi gerçekler, keşişlerin tartışmaları üzerinden okura aktarılır. Orta Çağ’da bilgiye duyulan açlık ve skolâstik düşüncenin Antik Çağ eserlerine karşı baskıcı tutumu ise manastır scriptorium’unda -yani yazı odalarında- elyazmalarını kopyalayan keşişlerin gizemli ölümleriyle ifade edilir. Eco’nun roman kurgusu erken Orta Çağ Avrupa’sında skolâstik düşüncenin kültür ve sanat üzerindeki etkisini yansıtmaktadır. Romandan bağımsız olarak düşündüğümüzde Scriptoria Ortaçağ’da el yazması kitapların yazıldığı ya da kopyalandığı yer anlamına gelir ve scriptorium’un çoğuludur. Yazı salonu, yazı atölyesi veya "yazmak için bir yer" olarak çevrilebilir. Genellikle Ortaçağ Avrupa manastırlarında, manastır kâtipleri tarafından el yazmalarının yazılması, kopyalanması ve aydınlatılması için ayrılan bir odaya atıfta bulunmak için kullanılır. Bununla birlikte yazılı hesaplar, hayatta kalan binalar ve arkeolojik kazıların tümü, popüler inanışın aksine bu tür odaların nadiren var olduğunu gösteriyor. Manastır yazılarının çoğu, manastırdaki odacık benzeri girintilerde veya keşişlerin kendi hücrelerinde yapılıyordu. Modern bilimsel yazılarda scriptoria'ya yapılan atıflar, fiziksel bir odadan ziyade genellikle bir manastırın toplu yazılı çıktısını anlatır. Bir yazı salonu bir kitaplığın gerekli bir tamamlayıcısıydı; nerede bir kütüphane varsa, genellikle bir yazı salonu da vardı. Amaç için ayrılmış bir oda şeklindeki geleneksel anlamdaki scriptoria, muhtemelen yalnızca sınırlı bir süre için var olmuştur diyebiliriz. Bir kurum veya bir kişi çok sayıda metnin kopyalanmasını istediğinde artık belirlenmiş bir odaya ihtiyaç yoktu. Romana yeniden dönecek olursak, Gülün Adı’nda, elyazmalarını kopyalamakla görevli olan bu keşişlerin söz konusu metinleri okumaları kesinlikle yasaktı. Manastır duvarları, keşişlerin zihinlerini de sınırlıyordu. Kurala göre soru sormak, bir düşünce üzerine tartışmak ya da bir konu hakkında fikir beyan etmek yasaktı. Bu durum, tartışma ruhundan beslenen ve merak duygusunu körükleyen Antik Çağ eğitim anlayışının, yerini Ortaçağ’da şüphe etmeyi günah sayan ruhban sınıfının kontrolüne bıraktığının da bir göstergesidir. Nitekim Antik Yunan ve Roma kültürüne dayalı her türlü bilgi Ortaçağ’da skolâstik düşünce ile sınırlandırılmıştı. Bu bağlamda manastırlarda kültürel ve bilimsel çalışmalara bilinçsizce hizmet eden kopyacı keşişlerin, skolâstik düşünce karşıtı bir eyleme katkı sağladıkları da söylenebilir. Nitekim Homeros gibi, birçok antik dönem yazarının metinleri Ortaçağ’da kaybolmuş olsa da Kilise dünyasının Vergilius, Horatius, Ovidius, Cicero, Terentius ve Seneca gibi yazarları tanıdığı da bir gerçektir.

SÖZ UÇAR YAZI KALIR

(VERBA VOLANT, SCRİPTA MANENT)

Bilgisayar, bilgi işlem, veri, işlem, bilişim, yazıcı, çıktı, bellek, alan, ağ, işlemci, sayısal, satır silici, uzaktan erişim gibi sözcükleri ve terimleri bugün rahatlıkla ve yadırgamadan kullanıyoruz. Bu terim ve sözcükleri dilimize kazandıran Sayın Aydın Köksal Galatasaray Lisesi’ni birincilikle bitirdikten sonra Fransa’da elektronik okuyup Türkiye’ye dönerek Hacettepe Üniversitesi’nde görev almış ve üniversitenin bilgi işlem merkezini kurmuş. İşte o yıllara kadar, yani benim Mülkiye’de okuduğum yıllarda Türkiye’de ne bilgisayar vardı, ne de internet. Yalnızca Hacettepe Üniversitesi’nde, ODTÜ’de ve Karayolları Genel Müdürlüğü’nde elektronik işlem yapan, şimdi ilkel diyebileceğimiz makineler vardı. Aydın Köksal hocadan bilgisayar dersleri alarak elektronik dünyasıyla tanıştığımızdan bu yana, çok şey değişti elbet. Teknolojik dönüşümün belirleyici olması ve hayatımıza daha çok girmesiyle birlikte, kodlar, terimler, sözcükler ve kavramlar çoğaldı. Bunların günlük hayatımızda, üretimde ve iletişimde sağlıklı bir biçimde kullanılabilmesi için kavramların içeriğinin kesin bir biçimde belirlenmesi gerekiyor. Günümüzde işaretler yazının yerini alırken, büyükler çocukların kitap okumadığından, ödev dışında, yılda iki üç kitabı ancak bitirdiğinden yakınırken her şey sese ve görüntüye evrildi. İletişim kısa videolara ve ses kayıtlarına; sosyal medyada, hava alanlarında, otellerde, kent merkezlerinde herkesin aynı anlamı çıkardığı çizgi işaretlere ya da emojilere dönüştü. Bütün bunların yazının yerini almaya başlarken, yazı giderek hayatımızda daha az yer almaya başladı. Peki, yazı ne olacak? Yazı kalacak mı? Söz uçar tamam ama artık yazı da uçuveriyor. Okumak, hele de uzun metin okuyabilmek, kavram oluşturmak, soyutlamak ve uzun vadeli düşünmek için zorunlu. Yazı; kanun, sözleşme ve arşiv için kalmak zorunda. Bu demektir ki yazı hep düzenleyici ve kalıcı olacak. Ama hayattaki oranı çok ama çok düşecek. Giyilebilir araçların, özellikle de elleri serbest bırakan, sesle yönetilen gözlüklerin gelişmesiyle yazının hayattaki rolü her gün daha azalacak; ancak resmi konularda vazgeçilmezliğini sürdürecek.