Bugüne kadar bir firma, üretim yaparken ne kadar karbon saldığını hesaba katmak zorunda değildi. Çünkü karbonun bir bedeli yoktu. Oysa AB, artık "temiz üretim yapmayan firma, ürününü bize satarken karbon bedelini de ödesin" diyor.

Avrupa Birliği uzun zamandır "Yeşil Mutabakat" adını verdiği bir plan üzerinde çalışıyor. Özetle söylemek gerekirse AB, kendi sınırları içinde üretimi daha çevreci hale getirmek istiyor. Ancak bunu yaparken dışarıdan gelen ürünlerin de aynı çevre standartlarına uymasını talep ediyor. Yani bir ürün ister Belçika'da üretilsin ister Türkiye'de AB pazarına girebilmek için benzer çevre kurallarına uymak zorunda. Bunun adı: **Sınırda Karbon Düzenlemesi**.

Peki bu düzenleme ne getiriyor? Kısaca anlatalım. Bugüne kadar bir firma, üretim yaparken ne kadar karbon saldığını hesaba katmak zorunda değildi. Çünkü karbonun bir bedeli yoktu. Oysa AB, artık "temiz üretim yapmayan firma, ürününü bize satarken karbon bedelini de ödesin" diyor. Bu bedel, ürünün üretim aşamasında atmosfere saldığı karbon miktarına göre hesaplanacak. Temiz üretim yapan, yani karbon salımı düşük olan firma avantajlı olacak; kirli üretim yapan ise ya fiyatını yükseltmek zorunda kalacak ya da rekabet gücünü kaybedecek.

Uygulama kademeli olarak devreye giriyor. Şu anda geçiş dönemindeyiz; firmalar verilerini bildiriyor. Bu yıldan itibaren ise asıl mali yükümlülük başlayacak. İlk etapta demir-çelik, çimento, alüminyum, gübre gibi ürünleri ihraç eden firmalar, ürünlerinin karbon ayak izine göre ek bir maliyetle karşılaşacak. Ancak bu sadece başlangıç. AB, önümüzdeki yıllarda kapsamı genişleterek tekstil, plastik, rafine ürünler, elektronik, otomotiv gibi sektörleri de düzenleme kapsamına almayı planlıyor. Yani bugün doğrudan etkilenmeyen bir sektörde faaliyet gösterseniz bile tedarik zincirinizde bu ürünler varsa dolaylı olarak maliyet baskısıyla karşılaşacaksınız.
Türkiye için bu ne anlama geliyor? Öncelikle şunu söyleyelim: Türkiye, AB'ye en çok ihracat yapan ülkelerden biri. Demir-çelik, çimento, alüminyum gibi sektörlerimiz, bu düzenlemeden doğrudan etkilenecek. Sadece demir çelik sektörünün karşı karşıya kalacağı maliyetin 400 milyon dolar seviyesinde olduğu tahmin ediliyor.

Üstelik Türkiye, zaten yüksek enerji maliyetleri nedeniyle Çin, Hindistan gibi ülkeler karşısında dezavantajlı. Şimdi bir de karbon maliyeti eklenince AB pazarında rekabet etmek daha da zorlaşabilir.

Üstelik AB, son dönemde Hindistan ve Güney Amerika ülkeleriyle (MERCOSUR) serbest ticaret anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalarla birlikte o ülkelerin ürünleri de AB'ye gümrüksüz girebilecek. Özetle Gümrük Birliği'nin yakın gelecekte Türkiye'ye sunduğu herhangi bir rekabet avantajı kalmayacak.
Bu yeni tabloda Türkiye'nin elini güçlendirecek tek şey, üretimini dönüştürmek, karbon salımını azaltmak, yani "yeşil üretim" yapmak.

Peki bu dönüşüm sadece firmaların mı sorumluluğunda? Elbette değil. Sınırda Karbon Düzenlemesi, ülkelerin genel karbon yoğunluğunu da dikkate alıyor. Yani bir ülke elektrik üretiminde ne kadar temiz enerji kullanıyorsa o ülkede üretilen ürünlerin karbon maliyeti de o kadar düşük hesaplanıyor. Bu nedenle Türkiye'nin yenilenebilir enerjiye yatırım yapması, iletim kayıplarını azaltması, sanayisini dönüştürmesi, sadece çevresel bir tercih değil, aynı zamanda bir ihracat stratejisi haline geliyor.

Bu köşede hep söylüyoruz: Yeşil dönüşüm bir tercih değil, artık bir zorunluluk. Sadece dünyayı korumak için değil, geçimimizi sürdürebilmek için. Dönüşen kazanacak, dönüşmeyen ise AB pazarında her geçen gün daha da zorlanacak.

İşte bu yüzden herkesin bu konuda farkındalık kazanması, sanayicimizin dönüşüm yatırımlarına destek verilmesi, hepimizin ortak sorumluluğu. Çünkü yeşil dönüşüm, artık bir çevre meselesi olmanın çok ötesinde, bir gelecek meselesi, bir geçim meselesi.