Bazı yüzler vardır, insan onları tanımadan hatırlar. Adını bilmeden, kim olduğunu öğrenmeden belleğin bir köşesine yerleşirler. Çocukluğun saf merakıyla bakılan bir gazete sayfasında, sözcüklerden çok fotoğrafların konuştuğu bir anda… İşte benim Gandhi’yle tanışıklığım tam da böyle başladı.
30 Ocak 1948’de bir suikast sonucu öldürüldüğünde henüz dokuz yaşındaydım. Babam, o yılların gözde gazetelerinden Son Posta’yı okurdu. Ben ise haberleri değil, gazetenin birinci sayfasındaki fotoğrafları izlerdim. Yazılar bana uzak, görüntüler ise büyüleyici gelirdi. Bir gün, neredeyse her sayfada karşıma çıkan bir adam dikkatimi çekti: Üzerine yalnızca bir havlu dolamış, yarı çıplak, zayıf, gözlüklü ama güleç yüzlü bir adam… Çok sayıda fotoğrafı yayımlandığı için olsa gerek, farkında olmadan hafızama kazınmıştı.
O garip örtüsüyle tanımıştım onu. Hatta çocuk aklımla, “Herhâlde fakir… Belki de elbise almaya gücü yetmiyor” diye düşünmüş, içimden acımıştım. Meğer o yalınlık bir yoksunluğun değil, bilinçli bir tercihin simgesiymiş.
Biraz büyüyünce adının Gandhi olduğunu öğrendim. Meğerse yalnız benim değil, bütün dünyanın tanıdığı bir isimmiş. Asıl adının Mohandas Karamchand Gandhi olduğunu, fakat herkesin onu sadece “Gandhi” diye andığını da zamanla öğrendim. İlginçtir, ağzından purosu düşmeyen Birleşik Krallık’ın ünlü eski başbakanı Sir Winston Churchill bile benim çocukça yanılgıma benzer bir bakışla, ona küçümseyici bir tavırla “yarı çıplak fakir” lakabını takmış. Oysa o “yarı çıplak fakir”, Hindistan’ın ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin hem siyasi hem de ruhani lideriydi.
Yıllar geçtikçe Gandhi’yi ve felsefesini daha iyi tanımaya, ona duyduğum saygıyı derinleştirmeye başladım. Ama bugünlerde, onun bir sözünün anlamı benim için çok daha başka bir yere oturuyor. Bedenini omuz hizasında tek parça bir bezle örtecek kadar sadeleşen; gücünü kıyafetinden değil, şahsiyetinden ve düşüncelerinden alan; bu duruşuyla dünyada eşi benzeri olmayan bir kişisel imaj yaratan Gandhi’nin, her sabah uyandığında kendine verdiği bir söz varmış:
“Dünya üzerinde vicdanımdan başka kimseden korkmayacağım.”
İnsan bu cümlenin karşısında durup düşünmeden edemiyor. Ne büyük bir iddia, ne sarsılmaz bir duruş, ne derin bir özgürlük anlayışı… Vicdanı, insanın içindeki en yüksek mahkeme olarak kabul etmek; gücü oradan almak ve hayatını buna göre şekillendirmek… İşte gerçek cesaret belki de tam olarak budur.
Gandhi üzerine düşünürken, zihnim beni 27 yıl öncesine götürüyor. Zaman zaman paylaşırım; İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde iki dönem, toplamda on bir yıl görev yaptım. Bu süre zarfında Kahramanlar’daki, Roman vatandaşlarımızın yaşadığı Ege Mahallesi’nde satın aldığım arsada modern bir matbaa binası kurulmasını sağladım. Büyük emeklerle hazırladığım, belgesel nitelik taşıyan kurum icraat kitaplarının basımını da burada gerçekleştirdim.
Bu kitaplardan biri Hindistan’a dairdi. 67. Uluslararası İzmir Fuarı’nın onur konuğu, bağımsızlıklarının 50. yılını kutlayan Hindistan’dı. Hindistan Cumhurbaşkanı Narayanan ve eşi bu vesileyle İzmir’e teşrif etmişler, hayvanat bahçesinin müzmin bekar fili Bahadır’a bir eş fili hediye olarak getirmişlerdi. Kendilerinden aldığım özel mesajlara da yer verdiğim bu kitabı bu vesileyle hazırladım; basımını ve dağıtımını sağladım. Bundan büyük bir memnuniyet duymuşlardı.
Kitapta, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den aldığım özel mesaj da yer alıyordu. Rahmetli Demirel, mesajında Gandhi için şu ifadeyi kullanmıştı:
“Toplumlar, tarihlerine yön veren, uygarlıkların şeklini belirleyen, engin ufukları ve dehalarıyla kendilerini geleceğe taşıyan liderleri hiçbir zaman unutmaz.”
Bu söz, Gandhi’nin tarihsel yerini tek cümlede anlatmaya yetiyordu.
Bu çalışmam vesilesiyle, Hindistan Cumhurbaşkanı’nın teveccühüne mazhar oldum. 16 Ekim 1998’de, Fahri Konsolos Sayın Turgut Koyuncuoğlu’nun nazik ziyaretiyle, Narayanan’ın üzerinde “With Compliments From The President of India” yazılı kartıyla birlikte gönderdiği bir kol saati tarafıma takdim edildi. Saatin üzerinde, dokuz yaşından beri zihnimin bir köşesinde duran o adamın sözü yazıyordu:
“THE WORLD IS ONE FAMILY”
Ve hemen yanında: “50 INDIA”.
Gandhi, “Dünya bir ailedir” demişti. Ne kadar yalın, ne kadar kapsayıcı, ne kadar insani… Ama bugün dönüp dünyaya baktığımızda, ailelerin bile geçinemediği bir çağda yaşadığımızı görüyoruz. Ne yazık ki insanlar, birbirlerinin topraklarını işgal etmek için acımasızca saldırıyor; bu sözde “aile”nin bireyleri, yine bu ailenin çocuklarını, kadınlarını, masumlarını katlediyor.
Belki de Gandhi’nin asıl mirası tam da burada yatıyor: Vicdanı merkeze alan bir dünya hayali. Korkunun değil, ahlakın yön verdiği bir düzen. “Dünya bir ailedir” diyebilmek için önce vicdanımızla barışmamız gerektiğini hatırlatan bir çağrı…
Ben hâlâ, o ince bilekteki saat gibi, zamanın bir yerinde bu sözün yeniden anlamını bulacağına inanmak istiyorum. Daha huzurlu, daha adil, daha insani bir dünya için…
Dua ediyorum.
Sevgi ve saygıyla.