Bayram dolayısıyla gazete çıkmadı, internet sayfasına baktım orada da yer almadı. Geçen hafta yazısız geçti. Aslında Prof. Dr. İlber Ortaylı hoca konulu bir yazı göndermiştim ve güncelliği önemliydi. Ben de sosyal medya hesabımda –facebook- yayınladım, meraklısı oradan okuyabilir ve çok da sevinirim. Haftalık yazmanın bir derdi de bu. Günleri değil saatleri bile birbirine uymayan bu tuhaf coğrafyada, güncele ayak uydurarak yazmak neredeyse olanaksız. Başımızdaki dert azmış gibi, şimdi de “eski un fabrikası / yeni meslek fabrikası” diye adlandırılan nur topu gibi bir sorun peydahlandı.

****

Geliniz meramımıza, yukarıdaki paragrafın son tümcesindeki, yanlışları ayıklayarak başlayalım. O bina yalnızca “un”la tanımlanamaz. 1908 yılında Yuan Tuzakoğlu ve ortağı Vasil İstefanidi adlı Osmanlı tebaasından iki hemşerimiz tarafından yaptırılan, limana ve gara yakın konumuyla ticari ve mimari zekâ ürünü olan “ikonik yapılar”, aynı zamanda meşum bir geçmişe de sahiptir. Ne hikmetse, bugünkü senin mi benim mi gürültüsü içinde, bu geçmişten söz edilmemesi, “kent hafızası” adına büyük eksikliktir. Bu geçmişin iki yakıcı maddesi vardır.

Birincisi, 9 Eylül 1922’de İzmir’e giren Türk birliklerine bu binalardan ateş edilmesi, dört yiğidin şehit edilmesidir. Bu açıdan “Tuzakoğlu” adı, tarihsel bir ironiyi de anlatır. Normal bir ülkede ve kentte, hiç kuşkusuz “Yurtta Barış, Dünyada Barış” şiarının ışıltısıyla görünür kılınması gereken ama neyleyelim ki ahalinin varlığından bile habersiz olduğu, kapısında “Vatan ve Namus” yazan “Halkapınar Şehitliği” ya da “9 Eylül Şehitler Abidesi”, işte bu olayın sonucu ve saygı duruşudur.

****

İkincisi, bu yapının “made in our boys” 12 Eylül faşizminin hukuk, vicdan ve ahlak kıyım aparatı olan Devlet Güvenlik Mahkemesine ev sahipliği yapmasıdır. Bin bir hukuk rezilliğinin tamamını değilse bile, örneğin “Manisalı Çocuklar Davası”nı anımsayanlar için bu binalar, çoktan (Ankara Ulucanlar örneği) “Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi” olmalıydı. Özetlersek, iki ana binanın birincisinin “9 Eylül Müzesi”, ikincisinin “Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi” temasıyla düzenlenerek “Kent Hafızası”na armağan edilmemiş olması, başta bugünkü el koymaya itiraz etmeye çalışan yerel yönetim ve kent dinamikleri olmak üzere, senin benim yani tüm İzmir’in meselesidir. İşin geçmişteki TEK, bugünkü “meslek fabrikası” olarak kullanma yanına gelirsek, o iş yalnızca “tarihsel mekânın güncel işleve kavuşturulması” meali bir çabanın adı olabilir. İzmir Büyükşehir Belediyesi, uzun yıllardır bu bağlamdaki çabaları ödüllendirmektedir. Bu bize, terzi kendine söküğünü dikemez kelamını anımsatmaktadır. Mesele bir yazıda özetlenemeyecek kadar çetrefilli, çok yönlü ve “iğne çuvaldız” diyalektiğine muhtaç bir manzara sunmaktadır. Hanımlar beyler, 9 Eylül 1922’den bugüne, bu kentte endam eyleyen hiçbir kurumu, partisi, devleti yereli, atanmışı seçilmişi, yedi göbek önceden doğanı ya da oradan buradan göçüp memleket kabul edeni, velhasıl aklınıza geleni ya da gelmeyeni hiç kimse ve hiç birimiz bu manzaradan azade değildir. Bu bağlamda son söyleyeceğimizi şimdiden söyleyelim ki, onlarca yıla yayılan vahim bir ihmal, erteleme, umursamazlık, duyarsızlık, saygısızlık zinciri, bizi şimdi o binaların önüne götürmüştür. Niyetini, tıynetini, amacını, hedefini net olarak dillendirmeyenlerin, bu binalar üstünden İzmir’e dair tasarruf teşebbüslerinin “esbabı mucibe”sine gelince… Anlatırlarsa öğreneceğiz.

****

İmdi, bu yakıcı sorunu algılamanın, anlatmanın, kentliyi çözüm ortağı yapmanın, kentiyle arasındaki aidiyeti güçlendirmenin, “zararın neresinden dönülse kardır” (bu akıldan çok kurnazlığı kışkırtan, arabesk kokulu deyimi de sevmem ya, neyse!) gazıyla olsun davranmanın ve sonuç almanın yollarını aramamız gerekmektedir.

Bu yolların birincisi, meseleyi bir “kent ve kentlilik meselesine” ve paydaşlığına dönüştürecek, bilgi kirliliğini baştan kesecek bilgi ve iletişim düzeni oluşturmaktır. Örneğin, binanın hala boşaltılmamasının, verilen karardan dönüldüğü, kentin kazandığı, hukuk zaferi elde edildiği anlamına gelmediği “iki haftalık” bir erteleme olduğu ve bu arada kentte bu bağlamdaki çalışmaların 7/24 mesaiye bağlandığı kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Konuya önümüzdeki hafta devam edeceğiz.

Dünya Şiir Günü, Dünya Tiyatro Günü, Kütüphaneler Haftası gibi konularda kulaç atacağımıza, debelendiğimiz meselelere bakın. Suç bizim olabilir mi?