Atatürk’ü en iyi anlayan ve anlatanlardan biri olan rahmetli Uğur Mumcu, 1987'de Dikili'deki sohbetinde şöyle diyordu: “Kendisine Atatürkçü’yüm diyen insan; madde bir, emperyalizme ve kapitalizme karşı koyar...”

İşte bu düşünceleri yayamasın diye katledildi. Ama başarılı olamadılar; Atatürk de, Uğur Mumcu da emperyalizme karşı mücadelelerini öldükten sonra da sürdürürlerken, aklın ve bilimin ışığını yeni kuşaklara aktarmayı başarıyorlar. Güneş balçıkla sıvanmıyor, çünkü.

Emperyalizmin en güçlü silahı bölmek ve yönetmek. Azeri kardeşlerimiz buna, ayırmak ve buyurmak diyor, ki bence daha güzel. Bölüp, yönetebilmek için ırk, din ve mezhep ayrılıkları körüklenirken, halkın cahil ve yoksul bırakılması işleri kolaylaştırıyor. Emperyalizmin özellikle son yıllarda geliştirdiği bir yol da, iktidarı şekillendirmek; kullanılmaya uygun, ayrılıkları körükleyecek, cahil cesaretine sahip kifayetsiz muhterisleri iktidara taşımak ve üst makamlara getirmek. Hatta bununla da kalmayıp, iktidardakilerin önünü açabilmek için, muhalefetin de yapısını değiştirmek ve bölücü örgütlerden yararlanmak...

Emperyalizmle mücadelede, tarihimizi iyi bilmek, önceden yapılan doğruları ve yanlışları iyi değerlendirmek gerek. Tarihimizi yeterince bilmediğimizi, birçok temel gerçeğin bizlerden saklandığını düşünüyorum. Örnek mi? İşgal sırasında, İzmir’de Hükümet Konağı’na, İstanbul’da İstiklal Caddesi’ne asılan kocaman ABD bayraklarının fotoğrafları yıllarca saklandı. 23 Nisan 1920’de Meclis kurulur kurulmaz, ilk iş olarak, Rusları yanımıza çekmek için çalışmalar yapıldığından; ilk üç günlük çalışma sonucu ortaya çıkan ve Kurtuluş Savaşımızın kazanılmasında temel rol oynayan Atatürk’ün Lenin’e yazdığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubun şu içeriğinden de haberimiz olmadı: “Emperyalist hükümetler aleyhine harekâtı ve bunların tahakküm ve esareti altında bulunan mazlum insanların kurtuluşu gayesini hedefleyen Bolşevik Ruslarla mesai ve harekat birliğini kabul ediyoruz. Evvela, milli topraklarımızı işgal altında bulunduran emperyalist kuvvetleri kovmak ve gelecekte emperyalizm aleyhine vuku bulacak ortak mücadelelerimiz için dahili kuvvetlerimizi şekillendirmek üzere, şimdilik ilk taksit olarak beş milyon altının ve kararlaştırılacak miktarda cephane ve diğer fenni harp vasıtaları ve sıhhi malzemenin ve yalnız Doğu’da harekât icra edecek olan kuvvetler için erzakın, Rus Sovyetler Cumhuriyeti’nce temini rica olunur.”

**

Mektubun ardından yapılan görüşmeler ve imzalanan anlaşmanın ardından Sovyetler Birliği, İnebolu’ya tam 300 bin ton cephane ve silah gönderdi. Atatürk’ün “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da, kulağım İnebolu’da” sözleri, cephanenin önemini, Lenin’in Atatürk için sarf ettiği, “Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum” sözleri ise ona ne kadar güvendiğini kanıtlıyor. Atatürk’ün 4 Ocak 1922’de Lenin’e yazdığı ikinci mektup da son derece önemli: “Türkiye Rusya’ya, bilhassa son birkaç ayın Rusya’sına, Batı Avrupa’ya olduğundan çok daha yakındır. Memleketlerimiz arasında bir diğer ve daha mühim benzerlik, bizim kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadelemizde yatmaktadır. Sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlaşmaya ve ittifaka dahil olmayacağız.”

Bu son cümle aklıma takıldı ve yakın geçmişte tanıma şansı bulduğum Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’e sordum: “NATO’ya girmekle Atatürk’ün vasiyetine ihanet etmiş olmadık mı?”

Yanıtı netti: “Evet, olduk.”

Dıştan gelen tehditlere karşı bizi savunmaları gereken NATO’lu sözde müttefiklerimizin, bizi tehdit eden PKK/YPG’yi ve darbe girişiminde bulunan FETÖ’yü desteklemeleri, belki de bu ihanetin bedelidir…