Her geçen gün, her işitip tanık olduğumuz hadise, nicedir söylediğim bir kelamı onaylayıp duruyor: “Sorun dünya görüşü ya da ideoloji değil. Sorun vicdan, merhamet. Sorun bilgi, görgü, deneyim ve tavır. Sorun insan olup olmamaya karar vermek.” Elbette romantik bir yaklaşımdır. Kuşkusuz her tutumun, her sözün, her davranışın temelinde, dünyaya ve hayata bakışın izleri vardır.
Kurumsallaşamamış, uzmanlıktan nasiplenmemiş, bilim ve estetikten yana ürkütülmüş her coğrafyada yaşanan, yaşanması kaçınılmaz skandalların bin tanesini bir güne sıkıştırmak, bizi tarihe nasıl yazmaktadır bilinmez. Tarihe, coğrafyaya, hayata ve insana bu kadar saldırıya rağmen, bir ülkenin hala nasıl ayakta durduğu sorusu, gelecekte hayli lisans, yüksek lisans, doktora tezine esin kaynaklığı yapacaktır. Bir tanesinin bile toplumsal sarsıntılara, itirazlara, hesap sormalara ve vermelere yol açması gerekirken, bunca skandal karşısında sırnaşıklık, yüzsüzlük ve yalanın nasıl egemenlik kurup sürdürdüğü sorusu, .hayli romanın, oyunun, filmin konusu olacaktır. Siz bugün okuyup izlediğiniz sanat yapıtlarının, nasıl yazıldığını sanıyorsunuz? Yassıada’nın başına gelenleri okuyup, görüntülere bakınca, aklıma bunlar geldi.
Yolunuz bir adaya düştü mü? Çanakkale’nin Gökçeada’sında üç yıl, devlet parasız olarak okudum. Bu süre bana, “ada ruhu”nu yeterince anlattı. Adalar, doğanın uyumunu ve canlı-cansız varlıkların karşılıklı kabulünü en güzel anlatan yerlerdir. Ağaçlar rüzgara göre biçim alırlar, belli türlerin önceliğini kabul ederler. Kayalar, deniz tarafından binlerce yıllık emekle oya gibi işlenir. Hayvanlar yazı kışı, adanın huyuna göre yaşar. Ada insanları evlerini, sokaklarını, geçimlerini ve toplumsal hayatı, adanın belirlediği zamana, zemine ve ritme göre düzenler. Uçan, yürüyen, sürünen cümle canlı, var olma çabasını adanın bağışladıklarıyla buluşturmak zorundadır. O ağaçları kesersen, cümle hayat alanı sarsılır. O tepeyi tıraşlarsan, rüzgarın başı döner, adanın rotası ve ritmi şaşırır. Doğanın bağışladığı bir cennet, gayya kuyusuna dönüşür.
Kafana göre limanın, iskelenin yerini değiştiremezsin. Ada ve adalıların binlerce yıllık deneyimlerinin sonucudur çünkü. Ağacını, otunu, çiçeğini kafana göre söküp, binaları kondurmazsın. İklimin, toprağın ve başta insan cümle canlının uyumunu katletmektir çünkü. Sen istedin diye, oraya baraj, buraya HES, şuraya konserve kutularını dikemezsin. Doğa küsmekle kalmaz. İnan, bugün değilse de yarın, bu yaptıklarını burnundan fitil fitil getirir. Bunu kaç kere gösterip kanıtlasın?
İnsanoğlu, demokratik hayatı, doğayla tanışıp, karşılıklı uyum ve saygıyı öğrenerek keşfetti. Yassıada’ya biçilen yazgının ve yapılanların, “demokrasi” adına yapılması, işte tam da bu açıdan hazindir. Yassı kafanın algıdan, duyarlıktan, bilimden nasipsiz saldırısı, doğal ve tarihsel bir değer olan Yassıada’yı, “Yaslı” kılmak için elinden geleni yapmıştır. O fotoğrafa baktıkça, kişisel üzüntüme, bütün bunları gelecek kuşaklara nasıl anlatacağız sorusu ekleniyor. İyi değilim, iyi olamayız. Biz iyi olmayı hak etmiyoruz.
Şimdi ne olacak? Sırıtarak “Hallederiz abi” diyen, doğayı ve hayatı savunmaktan başka kaygısı olmayan itirazları, korkunç bir toplumsal mühendislikle çarpıtıp suça dönüştürenler; onlar yetmiyormuş gibi, bilgi kirlilikleriyle mücadelenin içini boşaltanlar ordusuna karşı, ne yapacağız, ne söyleyeceğiz?
Soru nettir; yaslı adalara tebelleş olan saygısızlara, insansız ve insafsızlara, cehalet güruhuna, yassı kafalara karşı ne yapacağız? Yanıtı, bu ülkenin çağdaş, demokratik, adalet ve hukuktan beslenen itirazı ve hesap sorması belirleyecek. Başka yolumuz yok.