Alejandro Casona’nın ülkemizde de çok sahnelenmiş oyunun adıdır. Dozu iyi ayarlanmaz, incelikli duyarlık titizliği yerine ağdalı duygusallık kolaycılığına sapılırsa berbat bir arabeske dönüşebilir. Bugünlerde Nevra Serezli’nin lokomotifliğini yaptığı bir ekip tarafından, Nedim Saban’ın yönetmenliğinde sahneleniyor. İnsansızlaşma ve insansızlaştırma ikliminde boğulurken, izlemekte son derece yarar vardır, öneririm. Amacım oyunu anlatmak ya da irdelemek değil. Onu aklıma getiren, bu kentin anıtlarından bir çınar ağacının ölmesi ve ayakta duramayıp, belki de bundan vaz geçerek, yıkılıp gitmesidir.

Sözünü ettiğim ağaç, Kemeraltı’nda Hisar Camii meydanında, kentin, kentlinin ve kente yolu düşen herkesin unutulmazları arasında yer almış olan çınar ağacımızdır. 500 yaşında olduğu söylenen anıtımız artık yok.

****

Uzmanlık gerektiren ve hiç bilmediğim konuda malumatfuruşluk yapmak istemem. Ama bildiğim kadarıyla, ağaç bakımı, korunması ve eski deyimle ihya edilmesi konusunda dünyada ve bizde çok ciddi çalışmalar yapılıyor. İstanbul’da Beşiktaş’tan Ortaköy’e uzanan bulvardaki anıt ağaçlar böyle bir işlemden geçmişti. Mutlaka karşılaşmışsınızdır, örneğin Urla’da, Malgaca Pazarı ve Arastadan yürüyüp anıtsal Mermerli Çeşme’ye vardığınızda ve yanındaki ağacın gövdesine baktığınızda, beton dökülmüş sanırsınız. Hayır, o gördüğünüz beton değil, güzelim ağacı korumak ve yaşatmak için alınmış özel bir önlemdir. Uzatmayayım, dediğim gibi bilmediğim konuda ukalalık yapmayayım. Benim merak ettiğim, Hisarönü’ndeki ağacımız “anıt” muamelesi görmüş, kayda alınmış mıdır? Düzenli bakımı yapılmış mıdır? En son ve ne zaman bu bağlamda bir işlemden geçmiştir? Bunları herhangi bir kasıt ya da önyargı olarak sormuyorum.

****

Doğadaki her şey doğar ve ölür, bunun tartışılacak yanı yok. Aslolan ikisi arasındaki hayatın anlamı, önemi, ürettiği, yaşattığı, simgelediği, düne ve yarına ekledikleridir. Söylemeye çalıştığım, o hayata bu bağlamda gösterilen saygı, sevgi ve titizliktir. Yaşı 500 yıla tarihlenen bir ağaçtan söz ediyoruz. Bu devasa hayat süresi, yalnızca verdiği gölgeyle, oluşturduğu serinlikle, kuşa kurda yuva olmakla özetlenemez. Bu güzelliklere kentin son 500 yılda yaşadığı ne varsa ona dair tanıklığı da eklemek gerekir. Bugün acıyla, hüzünle, onurla ya da kederle anımsadığımız ne kadar bireysel ve toplumsal olay, durum, gelişme varsa, işte onlara dair tanıklıktan söz ediyorum. Dünyanın en eski çarşılarından olan, diller, kültürler, inançlar mozaiği ya da ebrusu olan Kemeraltı’nın zabıt kâtipliğinden dem vurmaya çalışıyorum. Siz bunlara “O ağacın altında” yaşanan aşkları, ayrılıkları, kararları, merhabaları hoşçakalları, vaz geçmeleri, ihmalleri, ihanetleri, kumpasları, öfkeleri, kavgaları, bağışlamaları ekleyin. Onun gölgesinde düşünülmüş ya da ondan esinlenmiş, halimizi ve de pür mealimizi içe ya da dışa döküşümüzün sözcülüğünü yapan şiirleri, öyküleri, romanları, şarkıları, türküleri ve onları üretenleri de ihmal etmeyin. Siz o çayların, kahvelerin, yiyeceklerin, içeceklerin yalnızca iyi piştikleri için mi güzel olduğunu sanırsınız? O dost sohbetleri yalnızca muhatabımızın yaşattığı keyif midir? Yahu, çoğumuzun dedesi, babası, ninemize ya da annemize ilk kez açılıp, “Seni seviyorum” deyip, nihayet “dest-i izdivaç” teklif eylemesindeki cesaret ve heyecan ile hanımefendilerin kalplerinden güvercinler kalkmasında, o çınarın hiç mi payı yoktur? Şimdi yerinde yellerin estiği o meydancığa gidin ve bizzat yaşayın, bakalım onlardan aynı keyfi alabilecek misiniz?

****

Bakın daha Tarık Dursun K., Hidayet Karakuş, Hüseyin Yurttaş, Halikarnas Balıkçısı gibi ustaların yazdıklarından başlayıp, çınar ağacının mesela Nazım Hikmet’teki karşılığına değinmedim. Eminim yüzlerce sayfa uzayabilir anlatacaklarım. Dikkat ederseniz kişisel tarihimdeki yerine dair de hiç kelam etmedim. Onlar da yazılması umut edilen o kitabın sayfalarına kalsın.

İşte Ankara’da sabahın erken saatlerinde, çınarımızı yitirmiş olduğumuzu öğrenmek, beni hem derinden üzdü, hem de bunları düşündürdü. Sonraki günlere gelince. Gözden kaçırdıklarım, okumadıklarım, işitmediklerim varsa beni bağışlasınlar elbette. Ama şu saate kadar, o iki satırlık haberlerden, gelişi güzel çekilmiş bir iki fotoğraftan, cep telefonuyla çekilmiş birkaç görüntüden başka, tek satır okumadım, ilgililerden ya da uzmanlardan tek satır işitmedim. Bence o çınar, bu duyarsızlık ve ilgisizlikten çok daha fazlasını hak ediyordu.

Çünkü edilecek iki çift laf, yazılacak üç beş satır, ayakta ölmeye ve sessiz sitemsiz devrilmeye hazırlanan nice hatır ve hatıra ve uygarlık anıtına dikkat çekmemize yarayacaktı. Hala geç kalmış sayılmayız.

Bana gelince. İşimi bitirip İzmir’e dönmek ve geride bıraktığı o boşluğa koşup fısıldamak istiyorum: “Hayatımdan bir parça olarak gittin, yaşattığın her şey için teşekkür ederim.”