Gündüz “reality” programlarını yarım saat izleyin, “Ben ne biçim bir toplumda, ne biçim insanların arasında yaşıyorum” deyip, bırak ülkeyi direkt dünyayı terk etmek istiyor insan.
Mesela yemek programı var bir tane… Fragmanlarından anladığım kadarıyla programın formatı yarışmacıların birbirine laf sokmasından ve aşağılamasından ibaret. Bizim kültürümüzde biri sofraya tabak koydu mu “Eline sağlık” deriz. Bu programda “eline sağlık” diyen yok.
Hele diziler? Her kanalda en az 3 saat süren Türk dizilerinde kadın öldürenler, resmi nikahlı olmayan eşten “boş ol” diyerek boşananlar, mafya güzellemeleri, patlayan silahlar, bol çatışma, intikam, arada aşk meşk, aşırı zenginlerin aşırı tüketimle şişmiş boyalı hayatları, kısa yoldan voliyi vurmak isteyen fakirler falan var.
Eski dizileri düşünüyorum bir de… Süper Baba’yı, Perihan Abla’yı, Bizimkiler’i, Şehnaz Tanyo’yu, Mahalle’nin Muhtarları’nı, Avrupa Yakası’nı, Ferhunde Hanımlar’ı, İkinci Bahar’ı…
Ekran toplumun aynasıysa, vay halimize. Eskiden diziler dostluk, aile bağlarının önemi, karşılıklı saygı ve sevgi, evde, mahallede, iş yerinde topluluk olmanın ne anlama geldiği, yardımlaşma, hayvan ve çevre sevgisi, aidiyet duygusu, birlik olmanın, bir arada olmanın değeri gibi temalar üzerinde yürürdü. Şimdi ise dizilerin süresi uzadı ama içi boşaltıldı.
*
Başka alternatifi olmayanlar için televizyon ekranları bir nevi hipnoz işlevi görüyor. Oturup öylece dejenere olmuş değerleri normalleştiren dizileri izliyoruz. Sonra da gerçekte olan kötülüklere, olumsuzluklara sesimiz çıkmıyor çünkü bize normal geliyor.
Mesela sokak ortasında bir kadının öldürülmesi, pazarda veya kafede bir çocuğun öldürülmesi, insanların bellerinde silahlarla sokaklarda rahat rahat dolaşması, çatışması falan normal oldu artık. İtiraz bile etmiyoruz.
*
Bu toplumu uyutan televizyonların artık değişmesi şart. Toplumdaki dejenerasyonla savaşacağına, tam tersi o çarpık ve bozuk anlayışı ekranlara normalmiş gibi taşıyan anlayış değişmeli.
İnsani değerlerimizi bize hatırlatan, toplum olmanın ne anlama geldiğini bize yeniden öğreten yapımlar çoğalmalı. Bizi gülümsetecek, iyi hissettirecek, “evet ya, biz buyuz işte” dedirtecek diziler, programlar olmalı.
Sizi bilmem ama ben; “Ya benimsin ya kara toprağın” tarzında sevgiyle alakası olmayan temalar yerine karşılıksız sevmenin, aşk dışında aile, arkadaş, mahalle, ülke, hayvan, doğa sevgisinin de kendine yer bulduğu dizilere hasret kaldım.
*
Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), 2025 yılı Medya İhlal Raporu ile TBMM Hayvan Hakları Raporu’nu kamuoyuna açıkladı.
Medya İhlal Raporu yine önceki yıllarda olduğu gibi üzücü tabloyu ortaya koydu. HAKİM’in raporuna göre 2025’te medyaya yansıyan bazı hayvan hakkı ihlalleri şu şekilde sıralandı:
-
En az 3 milyon 939 bin 77 yaşam hakkı ihlali meydana geldi.
-
Medyaya yansıyan işkence ve acı verici muamele en az 3 bin 980 vaka oldu.
-
En az 10 bin 931 hayvan ve 124 bin 548 deniz canlısı yasa dışı avcılık kurbanı oldu.
-
Hayvanları kapsayan en az 9 bin 512 yasa dışı ticaret, en az 4 bin 217 dövüş, en az 426 zehirleme ve 76 arı kovanı vakası yaşandı.
-
En az 263 can ateşli silahla vuruldu. En az 21 can araçla ezilerek can verdi.
-
Hayvanlara yönelik cinsel şiddet vakası en az 16 oldu.
-
Kamu ile ilgili ihlaller ise en az 1 milyon 7 bin 750 olarak kayıtlara geçti.
TBMM Hayvan Hakları Raporu’na göre ise 2025 yılında Meclis’e hayvanlarla ilgili 3 kanun teklifi, 4 araştırma önergesi ile 167 yazılı soru önergesi verildiği kaydedildi. Soru önergelerinin sadece 66’sına cevap verildiği 101’inin ise cevapsız bırakıldığı raporda yer aldı.
Soru önergelerinin 88’i CHP, 43’ü DEM Parti, 16’sı YYP, 12’si İYİ Parti, 2’si MHP ve 1’i TİP tarafından verilirken; 5’inde ise bağımsız milletvekillerinin imzası yer aldı.
HAKİM raporda şu tespite yer verdi: “Soru önergelerinin büyük kısmına ya hiç cevap verilmemiştir ya da verilen cevaplar, sorulan temel soruları karşılamaktan uzak, yüzeysel, birbirinin aynı ve eksiktir. Özellikle ithal edilen hayvanlar, hastalık verileri, yaban hayatının korunmasına ilişkin çalışmalar gibi hem hayvan hakları hem de halk sağlığı açısından büyük öneme sahip konularda kamuoyu doğru bilgiye ulaşamamaktadır. Bu durum, Türkiye’deki mevcut yönetim anlayışının hesap verilebilirlik ve şeffaflıktan uzak uygulamalarını göstermektedir.”
Türkiye’nin en büyük hayvan kurtarma çiftliği olan İzmir Kemalpaşa’daki Angels Farm Sanctuary’nin kurulu olduğu arazinin satılmak istenmesi ile başlayan kriz mutlu sonla aşıldı.
Haybap Ferdinand Hayvanlara ve Doğaya Ahbap Derneği çatısı altındaki Angels Farm Sanctuary’nin arazinin satın alınabilmesi için Valilik onayıyla başlatılan bağış kampanyasında yeterli rakama ulaşıldı.
Böylece yangın, kaza, deprem enkazı, kesim, kötü muamele gibi durumlardan kurtarılan 165 farklı türden 6500 civarında hayvanın yuvası kurtulmuş oldu.
Ferdinand’ın Çiftliği olarak da bilinen Angels Farm Sanctuary’nin ayakta kalabilmesi için haftalardır ünlü isimler ve STK’lar bağış kampanyasına çağrı yapmışlardı. Angels Farm Sanctuary, sosyal medya hesabı üzerinden müjdeli haberi şöyle paylaştı:
“Herkese sonsuz teşekkürlerimizle minnettarız. Sanatçısı, iş insanı, öğrencisi, ev hanımı, emeklisi, çiftçisi, sporcusu, işçisi, öğretmeni, esnafı, çalışanı, çalışmayanı, yaşlısı, genci hepiniz el ele verip bizi öyle büyük bir kabustan uyandırdınız, öyle güzel rüyalara yerleştirdiniz ki anlatmaya kelimeler yetmiyor. Başardık dostlar, hep birlikte birleştik ve başardık arazimiz artık hepimizin. Bağışlarınız ile başardık, sizler olmasanız olmazdı iyi ki varsınız.
12 Şubat’ta tapu dairesinde buluşacak ve derneğimiz üzerine alımı gerçekleştireceğiz. Vakti müsait olanı Kemalpaşa tapu dairesine bekleriz.”
“
-
William Blake / Yazar