Ertuğ Uçar, geçen yıl yayımladığı kitabı İstanbulin ile mekan ve zaman ilişkisine dair minimalist bir bakış sergilemişti. Uçar, farklı zamanlarda çıktığı gezilerdeki İstanbul’a dair izlenim ve tefekkürlerini kendi çizimleriyle farklı bir boyuta taşımıştı. Benzer bir yapı, yazarın yeni baskısıyla dikkatimizi çeken "Ormanda Kaybolmak" adlı kitabında da var. 'Bir sözlük olma hayaliyle' yaratılan kısa, yoğun ve keyifli bir kitap bu.

Ertuğ Uçar’a mimar bakışını yansıttığı kitabı Ormanda Kaybolmak'a dair sorular hazırlarken aklımın bir tarafı sürekli bir başka kitaba gidiyordu.

Modern Türk şiirinin ve İkinci Yeni'nin önemli şairlerinden İlhan Berk'in ilk kez 1982'de basılan "Şeyler Kitabı"na!

Bu iki kitap arasında aralarında bir kan bağı olduğunu düşünmekten kendimi alamasam da Ertuğ Uçar'a bunu sormak istemedim. Varsın kendi subjektif kanaatim olarak bir kenarda dursundu. Çünkü olası bir 'hayır' cevabı, bu benzerlik fikrinin bende yarattığı o küçük hoşluğu zedeleyebilirdi.

Neler şiirliyordu o kitabında İlhan Berk?.. Mesela;

Duvar Kapı Pencere + EV

diyordu.

Şiirin ilerleyen bölümlerinden birinde;

Ev ki ayrıntıdır

(Tanrı da ayrıntılardadır).

Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar,

küçük konuşmalar, yalnızlıklar...

Dünyanın bir suretine dönüştürme.

Bir oto-ben

Bir labirent.

Hiçbir yere çıkmayan, açılmayan.

Bu ruhu, bu bakışı, sözcüklere, anlamın bölünebilen en küçük parçalarına dair sözcük sözcük üzerine inşa edilen bu minimalist yapıyı Uçar'ın DENİZ HÜSEYİN YUSUF maddesi için yazdığı yüreğe dokunan diyalogda da görebiliriz;

1. Manset Deniz Kırmızı Yazı Ile Belirtilen Yere Girecek-1

"POSTALLARIM!"

"Ne var?"

"Bağcıkları!"

"Ne olmuş bağcıklarına!"

"Bağlı değil."

"Bağlasaydın."

"İzin vermediler."

"Ne yapacaksın bağlayıp?"

"Bağlamak istiyorum."

"Ne önemi var?"

"İstiyorum. Son isteğim bu."

"Çay iste, sigara iste."

"Ellerimi çöz o zaman."

"Neden?"

"Postallarımın bağcıklarını bağlayayım."

"İyi de ne önemi var?"

"Anlamazsın."

"Dene anlatmayı."

"İtecekler sandalyeyi."

"Evet?"

"Bedenim inecek aşağı. Bir ok gibi."

"Evet?"

"İşte o zaman postallar ayaklarımdan kayıp düşecek."

"Kaymaz."

"Bağlanmazsa kayacak."

"Kaysa ne olur?"

"Postallarımın bağcıkları bağlı olmalı. Ayağımda düzgünce durmalı.

Düzgünce ölmeliyim."

"Ne fark eder?"

"Çok şey... Anlamazsın demiştim. Son isteğim bu. Bağcıklarım bağlı olsun."

BİLİNÇ AKIŞIMDA DALLARA TAKILANLAR

"Ormanda Kaybolmak"ın pek çok maddesi bir tuhaf şiir yükü yükleniyor ve şiir iklimlerinde geziniyor. Yoğun anlamlar, göndermeler ve anıştırmalarla yaratılan ve aslında her biri birer öykü olabilecek metinlerin esin kaynaklarını sorduğumda, Ertuğ Uçar’dan kitabın yazılış nedenini de öğrenmem gerekti:

"Başta hikayeler yoktu. Eşanlamlılar sözlüğünden bir grup yakın anlamlı kelime seçip onların aralarındaki farka işaret eden soyut eskizler karalıyordum. Sonra bunlar biriktikçe, onlara eşlik eden hikayeler birikmeye başladı. Kimi kısa, kimi daha uzun, bazen diyaloglar ve monologlar. Bunların kaynağı bir gün önce gördüğüm bir rüya, dinlediğim bir haber veya bir arkadaşımla yaptığım telefon görüşmesi veya o esnada okuduğum kitabın zihnime ektikleri olabilir. Bilinç akışımdaki dallara takılanları topladım diyelim. Evet bazısı öykü sinopsisleri gibi. Uzatmaya uygunlardı. Ama bu kitabın bir kuralı var: Öykü ve eskizler karşılıklı iki sayfaya sığacak. Bu zorluğun da bir güzelliği var. Okuru yakalarsa hikaye, öykü onun zihninde uzar gider. Boşa gitmez yani."

1. Manset2 Internet Icin (2)

İKİ MESLEĞİM BİRBİRİNE İYİ GELİYOR

Ya kitaba boyut katan eskizler (İstanbulin'de olduğu gibi) Uçar'ın mimar oluşunun ve çizim yeteneğinin zaten gelişmiş olmasıyla ne kadar ilintiliydi. İç içe geçmiş, eş zamanlı yürütülen iki meslek ne denli etkileşiyordu birbiriyle...

"Verimlilik, fazlalıklardan arınmış olmak ve gereksiz numaralardan kaçınmak benim mimarlıkta ve yazıda kendime yakın bulduğum şeyler. Üslupçuluğu sevmiyorum. Bilinçli bir yapaylık gibi geliyor. Yazı ve mimarlık birbirlerini etkiliyorlar tabii ki. En kısa haliyle: Mimarlık, fazlasıyla özgür yazı alanında kaybolmamı engelleyecek sınırlar çizmemi sağlıyor sanki. Yazı da fazlasıyla sınırlarla örülü mimarlık alanında daha özgür davranma konusunda beni eğitiyor. Birbirlerine iyi geliyorlar ki ikisi de devam ediyor."

KURMACADA ZAMANLA OYNAMAK

Tabii yaratılmış kısacık metinlerin boyuna bosuna bakmadan zaman - mekan ekseninde soluk soluğa koşuştuklarını görünce, yazarın zamanla kendi ilişkisini merak ediyor. Öncelikle bir yazarın zamanla özel bir hesaplaşma içine girme durumu var mıdır? merak etmemek mümkün mü?

"Zamanla bir hesaplaşmam olduğunu söyleyemem. Belki de zamanı gelmemiştir. Kurmacada zamanla oynamak çok çekici bir şey. Çok özgür. Bir anın içine girip, Woolf gibi oradan genişlemek mümkün. Kurguda, bir günü anbean anlatmak gibi bir asrı nesil nesil anlatmak da olası. Oradan oraya atlamak, zıplamak, ileri geri gitmek. Ben bu konuda kendimi tecrübesiz sayarım. Ama zamanla oynamayı, zaman kaymalarını, eğip bükmeleri hikayemin omurgası yapmak ilgimi çekmedi hiç. Ben daha çok doğal olanı, doğal şekliyle ve doğal akışıyla, mümkünse zamanda ileri doğru anlatmakla, varsa görünenin önünde örtüler, onları çekip almakla ilgileniyorum."

HAYATI YAŞAMA YOLLARINDAN BİRİ

Hayat herkes için zor ve bu bahtsız ülkede her geçen gün bir öncekini aratmakta. Böyle olunca insan Ormanda Kaybolmak'ın zaman zaman tatlı sert esen ironi yellerinde bir esenlik de bulmuyor değil. Bu yüzden son anlamak istediğim şey, Ertuğ Uçar'ın kendi hayatında ve metinlerindeki ironi durumu oldu.

"Hayat zor. Sorunları çok ciddiye alıp büyütmek, sertleştirmek mümkün, öte yanda onları arada bir hafifletmek, sıkletimize uygun hale getirmek, yumuşatmak da öyle. Tabii ki bu aralıkta bir denge olmalı. Aşırı gevşemek ve katılaşmak arasında. Ben şeylerin, olayların, küçük anların başka taraflarını görebilir miyim diye onların etraflarında dönüyorum. Farklı bakış açıları, ilk anda akla gelmeyecek bağlantılar bulmaya çalışıyorum. Hayatı yaşama yollarından biri diyelim buna.

Ormanda Kaybolmak / Ertuğ Uçar / Can Yayınları

2. Darwin Internet Icin-1

Sonsuz değişim ve dönüşümü anlamak!

Jon Amiel'in 2009 yılında çektiği (senaryosunu John Collee ve Randal Keynes ile birlikte yazmıştı) filmi "Creation", gayet iyi anlayabildiğimiz sebeplerle bizde bir tür sevimsizlik halesiyle çevrelenerek anlatılan ya da adı ağza alınmayan evrim teorisinin en önemli ismi Charles Darwin'in insan tarafını ele alıyordu. Birçok evladını (bu kayıplar acıdır ve ironiktir ama akraba evliliğinin sonucudur) kaybetmiş, özellikle büyük kızı Annie'nin kaybıyla sarsılan bir baba portresi çizilir. İnanmakla inanmamak, toplumun tüm değer yargılarının köküne kibrit suyu dökecek bir kitabı yazmakla yazmamak arasında gitgeller yaşayan sanrılarıyla boğuşan bir baba figürü.

O filmi, karısı Emma ile tartıştığı sahnedeki içime işleyen sözleriyle çok sevmiştim.

"Sevgili Emma, dün gece bana "Tanrı'yla bir savaş içindesin" dedin. Fakat aslında savaş kadar dramatik bir olay değil yaşadığım binlerce güne uzayan sessizce çırpınışlarım diyelim. Dini inancını yitirmek ağır ve kırılgan bir süreçtir, tıpkı anakaraların oluşması gibi..."

Aynı şey "inanmak" için de söylenebilir mi, hiç bilmiyorum, yaşayıp görmek lazım. Küçücük bir çocukken upload edilmiş bir durumun zıddını hayal etmek oldukça sıkıntılı!

GÖZLERİMİ KAPATINCA SEN YOKSUN

İngiliz doğa bilimci, jeolog ve biyolog Charles Darwin'e ve fikirlerine karşı çok net bir ezberimiz var. Bu ezber, bizim ulus olarak hayatta yol tutuşumuzu da kısmen açıklayan bir şey.

Kısaca şöyle açıklayabiliriz bu durumu...

* Mesela, neye inandığımızı pek bilmediğimiz için doğal olarak inkarcısı olduğumuz düşünceleri de öğrenme ihtiyacı hissetmiyoruz. İnsan daha neye inandığını bilmezken inkâr ettiğini niye öğrensin!

* İnanç ve kabullere olduğu gibi bilimsel meselelerde de aynı tutum içindeyiz. Birinin bizim adımıza düşünmesini, hüküm vermesini, 'elini ateşe sokmasını' seviyoruz. Bilmiyor olmanın huzuruyla birilerinin bize açtığı pencerenin kadrajıyla yetiniyoruz.

* Eğer birinin fikirleri bize uymuyorsa, her şeyiyle inkâr ediyoruz o kişiyi.

Birçokları için Charles Darwin adını işitmek bile bir irkilme nedeni. Lakin zaman içinde Sırf Darwin'in fikri diye -ki evrimle ilgili düşünceler Darwin ile başlayıp sonlanan şeyler değil- inkâr edilen birçok fikrin hayat içinde kendini sana kabul ettirdiği, modern bilimin kendi akışı içinde hayata kattığı da bir gerçek.

Biyoloji felsefesinde uzmanlaşmış ve bilim ile din arasındaki ilişkileri irdeleyen kitaplarıyla tanınan Michael Ruse editörlüğünde Cambridge için hazırlanan "Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi", bu ezberi kıracak ya da ezberin sınırlarını belirleyecek 62 bilimsel makaleden oluşuyor. Kitap, grotesk bir biçimde de ifade edecek olursak, evrimin iki ayrı kıyıya fırlattığı insanlar için zengin bir içerik sunuyor.

Michael Ruse, sunuş yazısında bu ilginç ansiklopedik makaleler bütünü için şunları söylüyor:

"Bu eser Darwin ve etkisi hakkında bir ansiklopedidir (...) Hepimiz, Charles Darwin ile eserlerinin, bilimde ve insan etkinliği ile merakının diğer birçok alanında, örneğin felsefede, ilahiyatta, dilbilimde ve edebiyatta büyük önem taşıdığı kanaatini paylaşıyoruz. (...) Darwin'in her zaman haklı olduğuna sizi ikna etmeye çalışıyor falan değiliz. Fakat Darwin'in temelde hatalı olduğunu ispatlamaya da uğraşmıyoruz. (...) Ayrıca, ister haklı ister hatalı olsun, kesinlikle Darwin'in etkisinin zararlı ya da abartılı olduğunu kanıtlamaya uğraşmıyoruz. (...) Ama meselenin basit bir siyah-beyaz meselesinden çok daha karmaşık olduğu konusunda da tamamen hemfikiriz. Son olarak, çok şükür, her şeyin bilindiğini ve herkesin hemfikir olduğunu göstermeye de çalışmıyoruz..."

Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi / Alfa Bilim