Herman Hesse'yi kalbimin bir köşesine yerleştirmek için Siddharta'daki şu cümle yetip de artmıştı: "Diretmekten vazgeçip dünyayı sevmeyi öğrenmek, onu kendi arzuladığım, kendi hayalimde yaşattığım bir dünyayla, kendi uydurduğum bir mükemmellikle karşılaştırmayıp nasılsa öyle bırakmak ve onu sevmek..." Hesse'nin öykülerinin toplu halde yayınlanması, yazarın hayranları için bulunmaz bir nimet, dünyayı öylece sevmek için de bir neden daha!
İSVİÇRELİ yazar, şair ve ressam Hermann Hesse, edebiyat tarihinin en kırılgan, en çok değişim ve dönüşümlere maruz kalmış kuşağındandı. 1877 - 1962 yılları arasında ömür sürmüş olan yazar tıpkı Andre Gide, Thomas Mann, Stefan Zweig, Robert Musil ve Romain Rolland gibi kaotik çağın türlü etkilerinden nasibini almıştı.
Bu kuşağın en belirgin özelliği neydi? Fransız–Prusya Savaşı, Balkan Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları gibi yüz milyonu aşkın ölüm, acı ve yokluğa sebep olan bu büyük savaşlara tanıklık etmiş olmak!
Zaten bu insan cinnetinin edebiyata etkilerini Mann, Zweig ve Hesse'nin eserlerinde derinden hissederiz.
Hesse'nin çağı yalnızca savaşlarla geçmedi. Tıp, teknoloji ve üretim alanında hayatı kökünden değiştiren, her biri büyük bir heyecanla karşılanan sayısız icat ve keşfin ortaya çıktığı yıllardı. Dahası ulaşım ve iletişim imkanlarırnın artmasıyla birlikte dünyanın dört bir yanındaki düşünce biçimlerinin birbiriyle temasının kolaylaştığı dönemlerdi.
Belki de bu yüzden biz Herman Hesse'yi, Doğu felsefesine duyduğu yaklaşımı ve yakınlığıyla bu dev yazarların arasında bir tık öne koyduk. Onun bir Batılı olarak Doğu felsefesine yaklaşımı bizi, edebiyat normlarının dışında da etkiledi.
Kendi iç alemini keşfetme, bilgi, bilgelik ve hakikat arasındaki ilişki, modern toplumların dana yoğun yaşadığı anlamsızlık ve beyhudelik duygusuna karşı Buddha'nın öğretisinin özünden sunduğu önerileri irdelediği Siddharta ilk çevrildiği günden bu yana her kuşakta yansısını buldu. Öte yandan Demian ve Bozkırkurdu da özellikle genç kuşakların idealize ettiği romanlardı.
HEM UMUTSUZ HEM DE NEŞELİ YAZI OYUNLARI
1946 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan, hayatının altmış üç yıllık bölümüne 11 roman, 6 novella, birçok makale ve eleştiri yazısının arasına güzel şiirler de sıkıştıran Herman Hesse, yazarlığının gelişimine ve yaşadığı dönüşümlere ışık tutan öyküleriyle de dünya edebiyatının en seçkin yazarlarından biri olmaya devam ediyor.
Bu yüzden, sanatçının toplu öykülerinin ilk kez yayımlanmış olması, Herman Hesse tutkunları adına önemli bir yayıncılık olayı.
Mehtap Kazar çevirisiyle Türkçeye kazandırılan ve kırk öyküden oluşan toplu öykülerde, onun yirmili yaşlarından olgunluk dönemine yazarlık anlayışının geçirdiği tüm evreleri izlemek mümkün. Ayrıce Hesse'nin, öykülerinde portrelerini çizdiği sıradan kahramanlarının, günlük hayat içindeki sıradan ilişkileri arasından süzülen incelikli anları keşfetmek, tadına doyulmaz bir edebiyat uğraşıdır; bazıları zamana yenilmiş ve 'oldfashion' gelse bile.
Çağdaşı Thoman Mann'ın "... modern anlamda büyük bir yazardı. Derinlikli, zarif, imalarla örülü, yazının hem umutsuz hem de neşeli oyununa bağlı..." diyerek övdüğü Herman Hesse'nin öyküleri; bir büyük yazarın gözünden ve gönlünden geçip giden hayatın ele avuca sığmaz anlamlarına dair farkındalık geliştiren ve tüm o derin hayat keşiflerini zihinlere kazıyan büyülü güzelliklerle örülü.
HOŞSOHBETİN KISIK SESLERİ...
Hesse'nin daha ilk gençlik öykülerinde geliştirdiği yazı dilinin ve hayal gücünün kapasitesini, küçücük anlardan devşirdiği yürek okşayan tasvirlere örnek olsun diye "Bir Hasret Kitabı" adlı öyküsünden kısa bir pasajı, çevirmeninin de başarısına örnek teşkil eder umuduyla yazımın sonuna ekliyorum...
"... Gençlik ve yaşlılık, dinlenmek ve ânın güzelliğinin tadına varabilmek için ılık bir erken yaz akşamı bahçenin sessizliğinde bir araya gelmişti. Bir şair, güzel bir şiirin ahenkli satırlarını okuyor, lambanın ışık çemberinin altında, yatağı mesai bitimi ve arkadaşlık olan şeyler hakkında kavgasız gürültüsüz sohbetler ediliyordu. Şair, menekşe toplayarak bir buket haline getirdi ve suskun ilham perisi, yurdu andıran lamba ışığının dar çemberinin üzerinden yukarı, o berrak yıldızlara bakmayı öğretti arkadaşlarına. Ve gece, güzel kokular, hoşsohbetin kısık sesleriyle karışırken, ilham perisi, sanatının derinlerinden kardeşçe bir şarkıyla cevap verdi hepsine. Yaşlılar susup ellerini uzattılar ilham perisine, ama şair, güzel kokulu menekşeleri sunarak belirtti teşekkürünü..."
Toplu Öyküler I - Çocukluk Deneyimi, Toplu Öyküler II - Temmuz / Herman Hesse / Can Yayınları

Bergamalı Simo'nun geri dönüşü
Ferda İzbudak Akıncı, Bergamalı Simo romanı için kurguladığı ve 90'lardaki altın madeni mücadelesinin simge kahramanı Simo'yu yeni romanında, bu defa Akbelen için geri döndürdü.
Ege, birçok diğer turistik bölgelerde olduğu üzere, her yıl milyonlarca yerli yabancı turistin akınına uğrar, o milyonların ister istemez çevreye, suya toprağa, havaya verdikleri zararı yaşar. Üstelik Ege'nin iklimi, verimli toprakları ve ne yazık ki kurudu kuruyacak su kaynaklarıyla Türkiye'yi beslemek gibi bir misyonu vardır. Bütün bunlara rağmen artık yazgısı haline gelen politik ayrımcılık nedeniyle kaderine bırakıldı. "Ya bizdensiniz ya kara toprağın" misali, sömürüye, kuraklığa, yoksulluğa ve ilgisizliğe mahkum edildi. Zeytinliklerin, tarım arazilerinin, mitolojik çağlardan miras ormanlarının özellikle yabancı maden şirketleri tarafından hallaç pamuğu gibi atılmasının yanı sıra, küresel iklim değişiminden de çok etkilendi.
Bu kök budak salmış sorunlar, yıllar içinde popüler halk hakeretleriyle de yakın tarihimizin hafızasına yazıldığı gibi edebiyatımızda da yankısını buldu.
90'lı yıllarda başlayan ve yıllarca devam eden Bergama Altın Madeni direnişi, Ferda İzbudak Akıncı'nın ilk kez 1997 yılında yayımlanan Bergamalı Simo adlı romanında bölge insanını vicdanı ve duyarlığının simgesel bir kahramanı olarak hafızalara kazınmıştı.
Aradan yıllar geçti ve Bergamalı Simo, bu kez nükleer santrallerin ve çevre felaketleri için harekete geçti.
Ferda İzbudak Akıncı, Bergamalı Simo romanının devamı olarak yazdığı Yarın Belki'de Simo'nun Bergama'da başlayan serüvenini, Akbelen'e taşıdı.
Ege topraklarında toprağına, alın terine sıkı sıkı sarılanlarla onlara ihanet edenlerin mücadelesini anlattığı Yarın Belki, Akıncı'nın içtenlikli ve etkili dili, her şeyden önemlisi, bölge insanının hislerini yansıtmadaki başarısıyla dikkat çekiyor.
Romanın konusu ise şöyle...
Yaklaşık otuz yıl öncesinde, Bergama’daki altın madeni mücadelesinden sonra Akbelen Ormanı, direnişin odağı olmuştur. Madenlerin açtığı yaralar doğanın sinesine işlemekte, insan hafızasının en derin katmanlarına izlerini bırakmaktadır. Kasabalılar doğayı, toprağı ve kendi varlık nedenlerini savunmak için tek yürek olur. Yaratılan trajedi bireysel cesaretle kolektif direnişin iç içe geçtiği bir anlatıya dönüşür.
Yarın Belki / Ferda İzbudak Ekinci / Deli Dolu Kitap

Hititler'den Osmanlı'ya
bir lezzet yolculuğu
Eskiler nasıl beslenirdi, neler yer içerdi meselesi, insanı zaman zaman meşgul eder. Çünkü insan yaşadığı anı, geçmişle ölçüp biçmeyi sever. Tarihten Tarifler, bu topraklarda hüküm sürmüş antik dünyadan Osmanlı mutfağına kadar farklı kültürlerde şekillenmiş damak tatlarına ait tarifleri bir araya getirirken, bu merak unsuruna hitap ediyor.
Yazar kitabının oluşum sürecini şöyle anlatıyor:
"Tarihten Tarifler’de Apicius’tan Hititlere, Antik Yunan ve Roma’dan Abbasilere, Selçuklu’dan Osmanlı mutfağına kadar geniş bir yelpazede, tarihin damak tatlarını keşfettim. Bu kitabımla topraklarımızda iz bırakmış medeniyetlerin mutfaklarına ışık tutmak istedim. Ancak
bu çerçevenin de ötesine çıktım ve yakın coğrafyaların mutfaklarına da yer verdim."
Bir başlangıç çalışması olarak nitelendirilebilecek çalışmadaki tarifler, günümüz mutfaklarına hitap eder hale de getirilirken orijinal metinlerdeki kimi malzemeler, kolay bulunabilecek ürünlerle ikame edilmiş.
Tarihten Tarifler / Ebru Omurcalı / Alfa Yayınları

Gölgelerin yolunu kaybettiği şehirde!
Fas asıllı Fransız yazar Rachid Benzine'in kitabının ilk sayfalarında yaptığı kısacık Gazze tarifi çok dramatik:
"Burası gölgelerin bile yolunu kaybettiği bir mezarlık"
Yani içinden çıkılamayan, bir yere varılamayan, bir yere kaçılamayan, yaşanan günün her anı açlığın, umutsuzluğun ve ölümün nefesini ensenizde hissettiğiniz bahtsız, sahipsiz, istismara, sömürüye alabildiğine açık bir şehir Gazze.
Bir Fransız yazarın -Fas asıllı olsa da- orada yaşanan dramı edebiyat alanına taşımış olması önemli. Kitabın konusuna gelince...
Gazze’nin yıkık dökük evlerinin birinin altındaki yaşlı kitapçı, yıllardır kimsenin dükkanıyla ve kitaplarıyla ilgilenmemesine rağmen umudunu diri tutar. Günün birinde dükkandan içeri genç bir Fransız fotoğrafçı girer ve kitapçının fotografını çekmek ister. Kitapçı, "Şu an beni çeksen de sadece bu anı fotoğraflamış olursun. Önce bir tanışalım, çayımı iç, fotoğraf kolay" der. Bu teklifle birlikte romanın serüveni başlar. Dünyanın acılarını yüklenmiş şehirde hiçbir şey gerçekten göründüğü gibi değildir. Ya öncesi vardır ya da olası geleceği.
"Okumak, başkaldırının en alçakgönüllü ve devrimci biçimidir" diyen yazar, Gazze'nin dramını edebiyat diliyle ve mümkün olduğunca objektif bir biçimde analiz ediyor.
"Gazze’nin Son Kitapçısı / Rachid Benzine / Beyaz Baykuş

O artık bir modern klasik!
Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro, 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştı. Bu ödülden bir yıl önce okurlarıyla buluşan Beni Asla Bırakma, yayımlandığı yıl Time dergisi tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine alınmıştı.
Bir modern klasik halini alan ve İngiltere’de özel bir yatılı okulda büyüyen Kathy, Tommy ve Ruth adlı üç arkadaşın hikâyesini anlatan romanında arkadaşlıklar, kıskançlıklar ve ilk aşklar ön plandadır. Ancak böyle bir ortamda sıradanmış gibi görünen bazı olayların zaman içinde toplumdan gizlenen karanlık bir amaca hizmet ettiği ortaya çıkar. Kendilerine biçilen kaderi yavaş yavaş fark eden kahramanlar, sevgi, umut ve özgürlük düşünceleriyle de yüzleşirler.
Beni Asla Bırakma - 20. yıl özel baskısı / Kazuo Ishiguro - Yapı Kredi Yayınları