Yeni romanı 'Anomali' ile çocuk okurlarını distopik bir evrene götüren Dilge Güney, "Edebiyat yer yaştan okura dünyayı anlaması için bir pencere açar. Ancak yetişkinler dünyanın karanlık yüzünden çocuklarını koruyabileceğine inanır. Oysa çocuklar da içine doğdukları dünyanın karanlığından payına düşeni alır" diyor.
Çocukluk çağımızda, bize sonsuzmuş gibi gelen hayatta ne kadar büyük hayaller kurarsak kuralım, yıllar geçiyor ve hayat kendi hükmünü kabul ettiriyor.
Edebiyat tutkusunu henüz sekiz yaşındayken koca bir defteri öykülerle doldurarak kayda alan Dilge Güney'in yolu, gençliğinin karar yıllarında Hukuk Fakültesi derslikleriyle çakışmış.
Bu yüzden Güney'in kitaplarında sadece edebiyat, sanat, bilimkurgu, dünya mitolojileri ve farklı kültürlere olan sonsuz sevgisini değil çocuk haklarına dair özel hassasiyetini de görebiliyoruz.
2015 yılında Nevzat Süer Sezgin’in Çocuk Edebiyatı Atölyesi'ne katılmasından bu yana yirmiye yakın kitap yayımlayan Dilge Güney önemli ödüllere de layık görülmüş.
2018'de 'Mavi Yıldız' (Altın Kitaplar) adlı ilkgençlik romanı ile Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı Ödülü'nü,
'Düdüklü Tencere Orkestrası' (Bilgi Yayınevi) ile 2021 yılında Muzaffer İzgü Çocuk Romanı Ödülü’nü kazanmış.
Güney ile yeni romanı 'Anomali' vesilesiyle çocuklara, edebiyat tutkusuna ve daha adaletli bir dünya umuduna dair söyleştik...
ÇOCUKLAR İÇİN YAZARKEN...
Bir hukukçu olarak zorlu bir mesleği icra ederken kitaplarınızda da çocukların naif dünyasına sesleniyorsunuz. İki farklı dünyayı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Yetişkinler dünyanın karanlık yüzünü çocuklardan saklayabileceğine, onları koruyabileceğini düşünmeye meyillidir. Oysa çocuklar da içine doğdukları dünyanın karanlığından öyle ya da böyle kendi payına düşeni alır. Suça sürüklenen çocuklar, çocuk gelinler, çocuk işçiler, göçmen çocukların yaşadığı bir dünyada aksini düşünmek de mümkün değil. En korunaklı aile bile medyanın etkisinden ya da çoğunlukla okul süreci ile başlayan dış dünyanın yaratacağı etkilerden çocuğu tamamen yalıtamaz. Edebiyat yer yaştan okura dünyayı anlaması, yaşadıklarını anlamlandırabilmesi için bir pencere açar.
Edebiyat çocuklar için de olsa dünyayı olduğu gibi mi yansıtmalı?
Elbette. Okurunu dünya gerçekliğinden uzak tutmaya çalışmaya çalışan bir çocuk ve ilk gençlik edebiyatı düşünülemez. Çocuklar için yazarken bana göre temel değişkenler; onların okuma deneyiminin sınırlılığını gözetme ve çocukluk kültürünü tanıma gerekliliğidir.
Nasıl?
'1 GB Adalet' adlı romanımda, suça sürüklenen bir çocuğun hikâyesini anlattım. Ancak bu gerçekliği çocuğa aktarırken yanına sosyal medya fenomeni bir robot ekledim ve cezaevine kahramanımızın yerine o robotun gireceği bir kurmaca tasarladım. Böylelikle çocuk okur dünya gerçekliğine, bilim kurgunun sağladığı gerçeküstü perspektiften yumuşak bir biçimde temas etmiş oldu. Çocuklar için yazanlar ihtiyaca göre bu tür dolambaçlı yolları kullanarak gidecekleri yere varırlar, bu da sözünü ettiğim gerekliliklerin bir sonucudur.

BİR DEFTER DOLUSU HİKAYE!
Peki çocukken sizi kitaplara ve edebiyata yönelten ne oldu?
Kendimi bildim bileli kitapları çok seviyorum. Ailem de bu konuda erken çocukluk döneminden itibaren beni sesli okuma ve masal anlatımlarıyla destekledi. Yazmayı öğrendikten kısa süre sonra da bir hikâye defteri edindiğimi hatırlıyorum, ilkokul yıllarında yazdığım otuz beş kısa hikâye ile doldurduğum o defteri hâlâ saklıyorum. Günlükler, şiirler, denemeler, öyküler, blog yazıları yazarak geçirdiğim gençlik yıllarımın sonunda anne olmamla beraber okumaya başladığım çocuk kitaplarından ve izlediğimiz animasyonlardan çok etkilendim. Böylelikle oğluma anlattığım hikayeleri, ondan da fikir alarak yazıya döktüm. Şimdi daha iyi görüyorum ki çocuklar için yazmak, çocuk yanımın yetişkin olmanın dayattıklarına karşı baş kaldırısıydı.
Bir edebiyatçı olarak İzmir'de yaşamanın dezavantajlarını yaşıyor musunuz?
Yayınevlerimden ikisi İzmir, biri Ankara merkezli. Benim açımdan İzmir’de yaşamanın bir dezavantajı olmadı şimdiye kadar. İstanbul’da bir etkinlik olduğunda da programımı ayarlayabildiğim ölçüde katılıyorum. İnsan bir şeyi gerçekten yapmak istesin yeter ki, zaman, mekân mazeret olmuyor.
ÇOCUK BÜYÜDÜĞÜ TOPLUMUN ŞEKLİNİ ALIR
Çocuklar en büyük etkilenimi ailede mi, okulda mı yoksa sokakta mı yaşıyor?
Bana göre bunlar bir bütünün ayrılmaz parçaları, çocuklar içinde büyüdükleri toplumun şeklini alıyor. Ama çocukluk yıllarında aile elbette çok belirleyici, çocuk anne-babasından gördüklerini taklit ediyor, onlardan öğrendiği değerleri kanıksıyor. Tabii sonrasında medya, okul ve toplumun ona sunduğu ne varsa bunlardan da payına düşeni alıyor. Biz de edebiyatçılar olarak toplumun çocuğa sunduğu seslerden biri oluyoruz. Bu nedenle önceliğimizin edebiyat yani çocuğa edebi haz almayı öğrenebileceği eserler sunmak olduğunu unutmadan, kendi ideolojimizi ve fikirlerimizi dayatacak bir seviyeye çıkmadan, evrensel değerlere çocuğun temas etmesini sağlamanın da sorumluluk alanımızda olduğunu düşünüyorum.
KENDİ ÇOCUKLUĞUMLA BAĞ KURUYORUM
Yeni romanınız 'Anomali'yi pekâla yetişkinler de okuyabilir ama onu hangi yaş grubu için yazdınız?
Önceliğim daima çocuklar! Bunun tadını aldıktan sonra yetişkinlere yazmaya hiç heves etmedim. Çocuklara yazmak benim kendi çocukluğumla, gençliğimle aramda bir bağ kuruyor. Çocukluğum bana bu sayede sesini duyuruyor. Anomali’yi de çocukluğun sesiyle çocuklara hitaben yazdım. Fakat çocukluğuyla zayıf bile olsa hâlâ bağ kurabilen yetişkinler için de bu kitabın anlamlı olacağını düşünüyorum. Bana göre Anomali’de her okur, yaşına ve büyüme deneyimine göre farklı bir okuma yapacak.
'Anomali’ hangi düşüncelerle bir roman olarak belirdi zihninizde?
Anomali bana bir anda gelen, taslak ya da ön hazırlık yapma fırsatı bile vermeden kalemimden dökülen bir roman oldu. Sonrasında üzerinde uzun süre çalıştım tabii. Aslında romanın ilk taslağını bitirişimin üzerinden dört sene geçti, bazı hikâyeler aceleye gelmiyor. Anomali’yi bana yazdıran, oğlumun çocukluktan ergenliğe geçişi, özgürleşerek yeni bir kimlik inşa etmesi ve bütün bunlar olurken hayatın bize dayattıklarıydı. Bir insanı büyütmek, o büyürken bu kadar yakınında olmak o kadar renkli ve karmaşık duygularla dolu bir süreç ki kitaba yansıyan çok fazla konu ve alt metin oldu. Özetle Anomali’den tek bir mesaj çıkarmak zor. Ama kitaptan bir cümleyle bu sorunuzu yanıtlamaya çalışayım:
“Oyun oynama isteği normaldir, koşulsuz ve daima…”
Sanki çocuklar fantastik hikayeleri bir başka seviyor...
Çocuktan çocuğa değişkenlik gösterse de evet genellikle fantastik edebiyatı seviyorlar. İyi yaratılmış gerçeküstü düzlemler, ilginç karakterler, sınır tanımayan olay örgüleri onları hem büyülüyor hem şaşırtıyor hem de meraklandırıyor; yetişkinlerden çok daha güçlü olan hayal dünyalarıyla temas kuruyor. Bunun yanı sıra az önce verdiğim '1 GB Adalet' örneğinde olduğu gibi, gerçek dünya meselelerini bu türler aracılığıyla sunmak çocukluk kültürü bakımından daha elverişli. Çocuklar iyi yazılmış bir fantastik eseri okurken kendilerine yabancı, belki de hiçbir zaman içinde olmayacaklarını bildiklerinden güvende hissettikleri bir ortamda o gerçekliği yaşayabiliyor; bu sayede daha güçlü hissederek hayatı prova edebiliyorlar.
ALİCE'İN YERİ HİÇ DEĞİŞMEDİ
En büyük esin kaynağı elbette hayat ama sizin kaleminizi çok etkileyen yazarlar da olmuştur muhakkak...
Tabii ki ve bu isimler dönem dönem de değişti. Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü, Jules Verne gibi yazarlarla başlayan çocukluk okumalarım; lisede Murathan Mungan, Oruç Aruoba gibi isimlerle çeşitlendi. Öğrencilikten sonraki yıllarda bilim kurguyla tanışma fırsatı buldum; Douglas Adam’ın 'Otostopçunun Galaksi Rehberi' belki de en sevdiğim kitaplar sorulunca ilk aklıma gelenlerden biri. Ayrıca yazarlığa heves ettiğim dönemde çokça okuduğum Michael Ende, Gianni Rodari, Astrid Lindgren ve özellikle yazma süreçlerine ilişkin kitaplarını da gözeterek, Ursula K. Le Guinn, Umberto Eco, Italo Calvino gibi isimleri de anmadan geçmeyeyim.
Tüm bunların dışında, annemin bana kitap okuduğu yıllardan bugüne değişmeyen ve okumaktan hiç vazgeçmediğim tek kitap 'Alice Harikalar Diyarında.' Lewis Carroll’un bana Alice aracılığıyla sunduğu o evren sayesinde ben de çocukluk yıllarımdan bu yana kafamın içinde kendime ait bir harikalar diyarı inşa edebildim.
Bazı romanlarınız gibi 'Anomali' de bir distopya. Çocuklarla distopyanın tekinsiz ve karamsar dünyasını nasıl uzlaştırıyorsunuz?
Şu yaşadığımız dünyanın haline bakınca çocuklar zaten distopyanın yabancısı değiller. Ben de yarattığım distopik dünyalarda çocuklara farklı duyguları tattırmaktan kaçınmam. Bunu yaparken katman katman açılarak okuru distopik ortama yavaş yavaş alıştıran, yer yer duygu yoğunluğu artsa bile bunu uzatmadan, çocuk ve genç okuru boğmayan bir anlatım şekli kullanmaya özen gösteririm. En önemlisi de koşullar ne kadar zorlayıcı olursa olsun, hikâyenin sonunda bir umut ışığı yakmaya meyilli olurum. Çünkü çocuklar için daha iyi bir dünya istiyoruz ve sanırım biz çocuk kitabı yazarları da içimizde bir yerlerde bunun gerçek olabileceğine inanıyoruz.
Anomali'deki kahramanlarınızın isimleri de çok ilginç!.. Bu isimler için nerelerden ilham aldınız?
Bu isimlerden Sukha’yı özel olarak seçtim. Sanskritçe’de “içten gelen sevinç” gibi bir anlamı var ve bu kelimenin çocukluğun doğasına çok uygun olduğunu düşündüm. Onlar hayatı bizden daha farklı algılıyorlar, hayattan tat almaları bize göre o kadar kolay oluyor ki. Bir çocukluk hâli temsili olarak kasabanın yöneticisine bu ismi koydum. Mu, Nastya ve Razka ise metnin akışında kendiliğinden geldiler. Belki ilk kaybolan çocuk olan Mu, kayıp kıtadan bir çağrışım olabilir.
DUYGULARA TEMAS ETMEK
Yazı yoluyla bir çocuğun yüreğine erişmenin kendine özgü kriterleri olmalı. Sizinkiler nelerdir?
Benim için kurmaca çok önemli; çocuğu peşinden koşturacak, merakla okutacak, özgün bir fikir bulmadan yazmaya girişmem. Birbiriyle ilgisi olmayan konular arasında bağlantı kurmak ve sürpriz sonlar kurgulamak hoşuma gider, yazmak da benim için bir tür oyun alanı. Elbette bütün bunların yanı sıra iyi bir dil ve anlatım olmazsa olmaz. En iyi fikri de bulsanız dili iyi kullanamadıysanız o fikir yok olur gider. Üçüncü sırada ise duygulara temas etmek geliyor, okuru yakalamak ve kitabın kapağını kapattığında edebi lezzeti damağında hissetmesini sağlamak için buna da ihtiyacımız var.
Anomali'deki çizimler hakkında bilgi verir misiniz?
Zeynep Özatalay’ın çizgisini zaten çok beğenirdim, Tudem Yayınları sayesinde bir araya gelmiş olduk. Kitabın iç tasarımı da kapak da o distopik ortamın okura geçmesini destekliyor ve hikâye ile uyum içinde. Kapaktaki renk seçiminin nedenini Zeynep Hanım’a hiç sormadım. Ama çocukluk ne renktir deseler galiba “sarı” derim, yani renk seçimi de tasarımı kadar anlamlı bana göre.
Anomali / Dilge Güney / TUDEM Yayınları
Ayrılıklar da evliliğe dahil!
İngiliz yazar Rachel Cusk’ın Bir Ömrün Emeği ve Son Akşam Yemeği ile başlayan kurgu dışı Çerçeve üçlemesi, 'Sonrası - Evlilik ve Ayrılığa Dair' ile tamamlandı.
1967'de Kanada'da dünyaya gelen ve ardından taşındıkları ABD'nin Los Angeles şehrinde yedi yaşına kadar yaşayan Rachul Cusk, çocuk gezginliğine noktayı ana vatanı İngiltere'ye taşınarak koydu. Oxford New College'da İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrenimi gören Cusk'ın gezginliği yetişkinliğinde de devam etti. Bunu, bu kitabın da dahil olduğu kurgu dışı üçlemesi 'Son Akşam Yemeği'nde okumuştuk. Bu üçlemenin diğer kurgu dışı kitabı ise hamileliğini ve anneliğinin ilk yılını anlattığı 'Bir Ömrün Emeği' idi.
Yazar, geçtiğimiz günlerde yayımlanan 'Sonrası – Evlilik ve Ayrılığa Dair' adlı kitabında bir insan hayatında en büyük dönüm noktalarından ikisine, evliliğe ve ayrılığa dair düşüncelerini, yine Roza Hakmen'in enfes çevirisiyle aktarıyor.

HERKESİN DENEYİMİ KENDİNE
Aslında önce şunu belirtmeliyim...
Rachel Cusk kurgularında tanık olduğumuz en alışıldık şey, kurgu kahramanlarının günümüz dünyasının her an, her yerde karşılaşabileceğiniz sıradan insanlar gibi "zatan aramızda hep yaşıyorlar" hissini vermesidir. Cusk, sadece anlatımıyla değil kahramanlarıyla da günümüze ayna tutar.
Yazar, bu kitabında da benzer bir yol izliyor. Evlilik ve ayrılmaya dair deneyimlerini aktardığı kitabındaki farklı bakış açısı ve değerlendirmeleriyle okurunu sarsmayı başarıyor.
Ayrıca sadece evliliği ve ayrılığı değil, kadının toplum içindeki yerini ve 'otorite' kavramını da insanlık tarihinin ezber zincirlerinden kurtarıyor.
Her deneyim, onu yaşayan kişide kendine özgü düşüncelerle ifadesini bulur. Rachel Cusk da her birimizde farklı etkiler ve kırılmalar yaratan evlilik ve ayrılma meselesini, kendi çocukluğundan ve ailesinden anıların ışığında ele alıyor. Yazarın belli başlı Yunan tragedyalarına bu kitabında kendine özgü bir bakışla yorumluyor olması da müdavim okurlarına ilginç ve çekici gelebilir.
Sonrası - Evlilik ve Ayrılığa Dair / Rachel Cusk / Yapı Kredi Yayınları