Zeynep Uzunbay, 'yalnız, yorgun ama yine de bir biçimde savaşını sürdürmeye kararlı' bir kadını, üçüncü romanı "Nasılsın Hayatım"ın kahramanı Meşe üzerinden irdeliyor. Yazar, tüm hayatını kuşatan okuma uğraşını ise kötülüğe, zulme, haksızlığa bir baş kaldırma biçimi olarak görüyor.

Son dönemlerde pek çok yazarımızın 'kadın' sorunlarını dile getiren eserlerinin çoğalması, edebiyatımız ve toplumsal hayatımız için teselli verici bir gelişme. Daha da önemlisi, bardağın umut veren dolu tarafını görmek adına da büyük bir kazanç. Romanlarının yanı sıra şiirleri, öyküleri ve şiire dair kaleme aldığı yazıları ile takip ettiğimiz Zeynep Uzunbay da o bardağın dolmasına emek veren yazarlarımızdan.

Zeynep Uzunbay'ın ilk romanı 'Acı Bir Kuş'da, 12 Eylül darbesinin meşum günlerinde yaşadığı işkence günlerinin yaralarını sağaltmak için çabalarken hayatı, ailesi, toplum ve hayatla girdiği hesaplaşmayı kahramanı Turna üzerinden izlemiştik.

Yazarın ikinci romanı 'Yokuş Aşağı Portakallar', her biri hayatın farklı noktalarına savrulmuş, uğursuz bir kısır döngünün içine hapsolmuş kadın kahramanlarının bu yazgıdan kurtulma adına verdiği mücadeleyi, sergiledikleri dayanışma gücünü ve her birinin yaşama cesaretini kendi elleriyle nasıl büyüttüğünü anlatmıştı.

TEK BAŞINA BİR KADIN

Yazarın bu bakış açısı, geçtiğimiz günlerde yayımlanan üçüncü romanı 'Nasılsın Hayatım'da tek bir kişide toplanıyor. 'Nasılsın Hayatım', çocukluğundan beri kendisiyle uğraşır, ayakta kalmaya çabalarken geleneksel değerlerin birbirine eklediği türlü zincirlerini kopartamamış, bu yüzden de varoluşunun neden ve sınırlarıyla giriştiği kavgaya takılıp kalmış Meşe'nin inişli çıkışlı ama her daim çatışmalı hikayesiyle şekilleniyor.

'Nasılsın Hayatım'ın kahramanı, nüfus memurluğundaki bir azizlik yüzünden sehven kayda geçirilmiş Meşe adını tüm hayatı boyunca yaşamak zorunda kalmış, kaderin cilvesi olarak 'allegria' ya da 'joy' diye tabir ettikleri yaşama sevinci ve 'neşe'sini de o nüfus kaleminde bırakmış bir kadın.

Hayatını Foça - Menemen - İzmir üçgeninde sürdüren Zeynep Uzunbay ile kahramanı Meşe üzerinden yeni romanını irdelerken son günlerin gündemini işgal eden konulara da değindik.

OKUMAK... DAHA ÇOK OKUMAK!

Hayata bir hemşire olarak atıldınız ve sonrasında hayalinizi gerçekleştirip öğretmen oldunuz ve sonunda da yazı uğraşı geldi. Her şey olacağına varıyor sanki!..

Sanırım öyle. Bazı şeyleri zamanla hayatın içinde, çoğunlukla da okuyarak anladım. Hemşire olmamı babam istiyordu. Yürüyebileceğim bütün öteki yolları kapatıp bana tek seçenek bırakmıştı. Patriyarkanın şiddetini, kafamda tam oturtamasam da ilk o zaman sezdim. Yarattığı duygu çok netti ama. İsyan etmenin yollarını keşfettim. İlki de okumak, daha çok okumaktı. Etütlerde, açar gönderilmediğim lisenin ders kitaplarına çalışırdım. Çevremdeki, üniversiteli tek tük abinin de hakkını yemeyeyim; onlar sayesinde romanlar, şiirler…

Üniversite de çok şey katmış olmalı bu gelişim hikayesine!..

Dişimle tırnaklarımla kazıyarak eriştiğim üniversiteye girmiş olmak benim için gerçekten çok kıymetliydi. İlk aklıma gelen şey şu oldu: Neden sondan başa doğru gitmiyoruz ki? Günümüze gelemeden de okul bitti zaten. Bir yanda 12 Eylül Darbesi sonrasında üniversiteden atılan hocaların tatlı hatıraları, bir yanda ellerindeki yıpranmış fotokopilerden okuyarak not tutturan, Pireli Şiir’i Oktay Rifat’ın sanan hocalar, sınıftan alınmalar, nezaretler… Okulu bitirdim ama bu seferde güvenlik soruşturmam olumsuz geldi. Dosyama, “Atatürk ilke ve inkılaplarına ters eğilimler,” yazıp kırmızı çarpı işaretini basmışlar.

YOLDA OLANLAR OLDU

Şiirler yazdınız ve birçok yazınızda şiirin poetikasına kafa yordunuz. Ama bir yanda da üç roman ve bir öykü kitabı var. Adınızın önüne şairliği mi yoksa yazarlığımı koymak lazım öncelikle?

Doğrusunu isterseniz buna dair bir düşüncem olmadı hiç. Ama seçmek, kendimi kendimden ayırmak olmaz mı?.. Geriye dönüp baktığımda, kelimelerin ışığını ve gölgesini şiirle sezdiğimi görüyorum. Söylenemeyeni söylemenin, hatta söylemeden söylemenin bir yolunu aramak, bulmak, bulduğunu sanmak, vazgeçip en baştan kelimelerin tadına bakmak onunla mümkün olabilmişti. Vazgeçmiş de sayılmam. Bir seferinde, “Şiirde yabancılaştığım kendimle tanıştım, öykü ve romanda ötekiyle sınadım kendimi,” demiştim. Bu doğru. Bir de imkânlar, imkânsızlıklar var tabii; iş, ev, çoluk çocuk yoğunluğu içinde, şiiri dolmuşa otobüse bindirip gezdirebiliyordum. Teneffüste ya da çorbayı karıştırırken küçük bakımlar verebiliyordum ona. Öykü ve roman daha geniş zaman ve başka bir disiplin istiyor. Yolda olanlar oldu diyelim.

SENDEN BİR MARİFET ÖĞRENMEYEN...

Bir kadın hele ki bir de yazarsa üç dört kişilik hayat yaşıyor. Yıllar boyunca bunca işi uğraşı birlikte nasıl yürütebildiniz, kendinizce verimli bir zaman tasarrufu yöntem bulabildiniz mi?

Yıllar sonra, hemşireliğin kamusal alanda kadına yakıştırılan ilk meslek olduğunu öğrendiğimde, “çocukluk sosyolojisi”ni bir ucundan yakaladığımda oturup bir güzel ağladım, sonra da gözyaşlarımı silip yeniden ayağa kalktım. Olup bitenler, sadece benim hayatıma özgü değildi. Bu beni hem üzdü hem de rahatlattı, çünkü yalnız değildim. Bu bilgiye sahip olmadan çok daha önce, çoğu kadın gibi, karanlıkta el yordamıyla çözümler bulmuştum zaten. Çok şeyi göze alıp istediğim insanla törensiz evlenmiş, çocuklarıma, annem olmasını istediğim bir anne olmaya çalışmış, sabah dörtte kalkmaya alışmıştım. Annemin, “Senden bir marifet öğrenmeyen, sana bir marifet öğretmeyen insandan arkadaş olmaz,” sözü de, zamanı verimli kullanmam konusunda epey işime yaradı. Hırpalandım evet. Sonra? Gülten Akın diyor ya: “Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim”

BİRİNE 'NASILSIN?' DİYEBİLMEK!

Nasılsın Hayatım'ın kahramanı Meşe çok güçlü bir karakter. Onun yaşantısına sizden geçen bir şeyler oldu mu?

Olmaz mı, oldu tabii ki! Dille başım hep beladaydı. Konuşmayan bir çocuktum. Çoğunlukla dinlerdim. Bu durumun bir sürü nedeni vardır herhalde. Evin en küçüğüydüm, kimsenin benimle konuşacak zamanı yoktu. Annem konuşkan bir kadındı ama benimle konuştuğunu hiç hatırlamıyorum. İlkokulu, ortaokulu da pek konuşmadan hallettim. Konuşmaya başladığımda, zorunda kaldığımda demek daha doğru, bozuk bir Türkçeyle konuştum, düzeltmek için epeyce uğraşmam gerekti. Birine nasılsın demek ya da bu soruya cevap vermek en zorlarından biriydi. Hâlâ da zor. Bir metafor olarak değil, kelimelerin tartıya vurulabilecek denli gerçek ağırlığını hep hissettim dilimde. Çoğunlukla baktığım, dinlediğim, içimden konuştuğum bir hayatım oldu. Zaman ve mekân da içimden konuşmaya benzer biçimde şekillendi sanırım. 'Nasılsın Hayatım’ın akması, durması, olmadık yerlere girip çıkmasında bu deneyimlerin etkisi epeyce var.

Aslında romanda da değindiğiniz üzere anlamlı ve elzem bir uğraş sanki "Hayatın boş laf dolu ağır yükünü" yıkmaya çalışmak!

İşin içine kurgu girince, insana dair kocaman bir alan açılıyor ve orada, insanın kendisi kendisine yetmiyor. İşte o zaman, imdadınıza yaratmak istediğiniz imge yetişiyor. Ya da belki yetişemeden solup gidiyor. Birbirlerinden habersiz pek çok kadının, benzer acılarına, kızgınlıklarına tanık oldum. Okurun da, aynı ‘değersiz’ çocukluktan geçen, karanlıkta yolunu bulmaya çalışan, bir kimlik edinebilmek için çok çabalamak zorunda kalan o kadınları görmesini umuyorum.

ÖLÇÜP TARTILASI 'İNSAF' VE 'VİCDAN'

Romanda sert bir ifade var; "İnsan olmak başkasının insafına kalmaktan başka bir şey değildir!" Sizin hayat deneyiminiz bu kinik bakışla benzeşiyor mu?

Sert ve kırılgan bir söz evet. Kitaptan bağımsız olarak çocukluğu ve eğitimi düşündüğümde; komşuyu, doktoru, sürücüyü, polisi, mahkemeyi düşündüğümde yine doğru geliyor. Öte yandan, başkası da benim insafıma kalmış. İnsanlık için, insafa kalmak kadar tehlikeli bir şey yok. Şu anda,“insaf”la “vicdan”ı tartmaya başladım bile. İkisi de, bir o kadar uçucu bir o kadar ağır. Bazı zamanlar, “utanılacak kadar” mutlu olduğumu düşünürüm. Buradaki utanmak, toplumsal adalet tedrisatından geçmiş olmanın sonucu sanırım. Kinizme gelince, gençliğimin, ilk okumalarımın baş tacıdır. O radikal dürüstlük aklımı başımdan almıştı. İnsan ömrünün bütünselliği düşünülürse, köşelerimde taşı var diyebilirim.

Nasılsın Hayatım / Zeynep Uzunbay / Sel Kitap

2. Mevsimlerle Internet Icin

Yedi tepeli şehre geçmişin kadrajından bakmak

Türk fotografçılığının Cumhuriyet'in kuruluş ve yükseliş yıllarına da tanıklık etmiş ustası Selahattin Giz, beyefendi kişiliği ile ömrü boyunca sevgi ve saygı gördü. Eskilerin tabiriyle tam bir İstanbul çelebisiydi. Her daim zarif ve şık, yeniliklere açık, mükemmel Fransızcası, insana, canlıya ve toplumsal olaylara karşı aşırı son derece duyarlığa sahip önemli bir sanatçıydı.

Özel ilgi ve sevgi alanında yer alan tüm ömrünü geçirdiği İstanbul, onun objektifinin önünde yıllar boyunca farklı resimler verdi. Zamanının ruhunu yansıtan, naif, incelikli ve derinliği olan fotograflardı bunlar.

Giz'in 1925 - 1955 yılları arasında çektiği fotoğraflardan yapılan İstanbul seçkisi, Cumhuriyetle değişip dönüşen bir şehri, yazgısı olan yoksulluktan nispeten varlığa evrilmesini gözlemlemek mümkün.

Seçkideki fotograflar kadar İstanbul'un yakın tarihine ve maceralı yaşahtısına ayna tutmuş eserleriyle tanıdığımız Uğur Kökden'in bu seçki için yazdığı sunuş da çok değerli.

Kökden o sunuşta kitabı ve içindeki Selahaddin Giz'in karelerine yansıyan geçmişin ruhunu şöyle tarif ediyor:

"Bir müzik duyuluyor kimi kez sert vuruşlarla birtakım iniş çıkışlarla. Uzakta, çok uzaklarda. Bilinen bir konçertonun sıcak ezgileri. Kendisiyle birlikte nice küçük, sisli, belirsiz çağrışımları da yanı sıra sürükleyerek. Sanki, bahan uyanışı!.. Kuşkusuz tanıdık sokaklar, bildik bir deniz, bugün artık tanınamayacak ünlü alanlar, ıssız rayları ve vefalı yolcularıyla yaşlı tramvaylar, uzaktan uzağa dış çizgileri görünen görkemli eski camiler, çoğu yok olmuş büyük yapılar, sahil kahveleri. Kara dumanlı vapurlar, bir dönemin çatanaları, sonra kayıklar ve gene kayıklar! At arabaları, faytonlar, köprü üstünde yaya yoğunluğu ve karmaşası, güvercinler, martılar, bir vapur pervanesine bıraktığı ak köpüğün sancak güvertesinden görünüşü. Boğaz'da çıkıntı yapmış eski ahşap yalılar ile onların zaman içinde biriktirdiği anılar. Kız Kulesi'ne tepeden hüzünlü bir son bakış!..

Mevsimlerle İstanbul / Selahattin Giz Koleksiyonu'ndan / Yapı Kredi Yayınları

3. Hayaletkitap Internet Icin

Öyle bir kitap yazmalıyım ki!..

İzmir'in edebiyatımıza armağan etiği, kitapları, hayvanları ve özellikle büyük metropollerde doğaları istila edilen, yaşantıları kısıtlanan sokak hayvanlarına beslediği sevgiyle tanıdığımız Özlem Anar, bu sevginin tezahürü olarak kabul edilebilecek Aşık Kedi, Kedi Dili, Pisi Pisine gibi kitaplarının yanı sıra Altın Mısralar, Gümüş Kordon ve Hayalet Kitap gibi eserlere imza atmıştı.

Anar'ın, geçtiğimiz günlerde yayımlanan yeni romanı Hayalet Kitap'ın yazar kahramanının dilinde şöyle açımlanıyor:

"Öyle bir roman yazmalıydım ki insanlar okuduklarında çarpılmalı ve eski hayatlarını geride bırakabilmelilerdi. Değişmeliydiler. Yaşamın özünü, yazdıklarımdan emmeliydiler. Anlamsız hayatlarına bir fırtına gibi girmeliydi benim karakterlerim ve sözcüklerim. Cümlelerimin her biri adam devirmeliydi. Okumayı sevmeyen biri bile kitaplarımdan sonra tutkuyla bağlanmalıydı bu dünyaya. Ancak öyle herkes de okumamalıydı...

Hayalet Kitap / Özlem Anar / Everest Yayınları

4. Kant Internet Icin

Herkes için Kant!

"İyilik bir görevdir" sözüyle özdeşleşmiş, Alman felsefesinin kurucu isimlerinden Prusyalı düşünür Kant, özellikle ahlağa dair fikirleriyle şu günlerde daha bir yâd edilir oldu. Fransız müzisyen ve felsefe eğitmeni Francis Métivier'in "Kant’ı ilk kez okuyacaklar için kusursuz bir giriş, daha önce okuyanlar içinse bir hatırlama" olarak nitelendirilebilir. Bu kitap, felsefe hakkında derinlemesine bigi sahibi olmayanlar için spesifik bilgileri basit ve yalın bir anlatımla sunan pratik bir çalışma.

'Kant Plajda' filozofun üç büyük kritiğini ve temel düşüncelerini yeniden keşfetmeye davet ediyor. Özgürlük ve ödev arasındaki bağdan “ebedi barış” fikrine, “güzellik ve yücelik” kavramından insanın “toplumsuz toplumsallığı”na kadar felsefenin en temel soruları, günlük hayatın sahneleriyle ele alınıyor.

Kant Plajda / Francis Métivier / Alfa Yayınları

5. Unutulmaz Internet

Bir hayat sığınağı olarak müzik

'Bin Yılın Aşkı' ve 'Can Kırığı' gibi romanlarıyla tanıdığımız Japon yazar, savaşın darmadağın etktiği hayatların müzik etrafında nasıl buluştuğunu, hayatın yeniden yaşanamayacağının aksine, bir kez yaşandı mı sonsuza dek yitirildiğini anlattığı yeni romanı 'Unutulmaz Süit'in konusu şöyle...

Genç ve başarılı Lutiye Pamina, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’da aynı mesleği icra eden büyükannesi Hortense Schmidt’in izinden gitmektedir. Paris’te ünlü bir ustanın atölyesinde çalışmaya başlayan Pamina’nın ellerine bir gün Matteo Goffriller işi bir çello emanet edilir. Enstrümanı onarırken içinde 1945 Nisanı’nda yazılmış bir mektup bulan bu müzik tutkunu kadının yolu, büyük bir aşkın öznesi ve tanığı olan insanların hayatlarıyla kesişecektir.

Unutulmaz Süit / Akira Mizubayashi / Yapı Kredi Yayınları