İtalyan yazar Vincenzo Latronico'nun Türkçeye çevrilen ilk romanı 'Kusursuzluk', günü "Her şey gerçekten de kusursuz" diyerek karşılamak isteyen eksiksiz, mutlu, keyifli hayatın peşindeki gençleri anlama çabası olarak da okunabilir, dijital dünyanın korkunç bir hızla değiştirip dönüştürdüğü bugünün hayatının kodlarını çözebilmek için de!..
Kuşaklar ne kendinden örncekileri beğenir ne de sonrakileri. Her kuşak bir mağduriyet ve mazeretler halesi içinde doğar. Bu durum Z kuşağında tavan yaptı. Geçtiğimiz günlerde Hindistan’ın Mumbai kentinde yaşayan Raphael Samuel adlı bir genç, kendisinin rızası dışında doğurulduğu için çalışmayı reddetmiş ve ailesine dava açmak istediğini söylemişti.
Samuel'in isyanı münferit kabul edilebilir. Ama eski kuşaklar büyükleriyle çatıştığında "Bir gün sen de anne baba olduğunda anlarsın" denir, çatışma daha ılıman iklimlere çekilirdi. Hatta bir teslimiyet, kabullenme ve uzlaşım da içerirdi bu ebeveyn ifadesi. O zamanlar iki kuşak arasındaki farklar bu kadar büyük uçurumlar oluşturmuyordu.
Hayat da zamanla büyüklerin tecrübeyle öngördüğü hizaya çekerdi, gençleri. Ancak dijital imkanlar, son otuz yılda hayat algısını, üretim - tüketim biçimlerinini kökünden değiştirdi. Eskiden evin küçüğü ekmek almaya giderdi. Şimdi işsiz bir genç, hatta çocuklar market kuryelerine iki kutu kola siparişi verebiliyor, kimse yadırgamıyor, ayıplamıyor. Bunun için de yaşını başını almışların aklının yetmeyeceği türlü uygulamalar, cezbedici indirimler ve ödeme biçimleri var.
Ancak yeni kuşakları, insanlığın binlerce yıllık geçmişindeki kuşaklardan ayıran kalın bir çizgi var.
Kusursuzluk arzusu!
Her şey mümkün olan en iyi, 'aşırı' güzel, çok seksi biçimde olmalı, haz ve keyif vermeli, mümkün olan en zahmetsiz biçimde elde edilmeli.
Yoğun eleştirel bir yaklaşım değil bu, bir tespit sadece. Onları bu mantığa hazırlayan ve sunan müthiş bir dijital dünya var. Her şeyi kolaylaştırıp dönüştüren, gerçek hayatta değilse bile instagram uygulamalarıyla bizi bir Hollywood yıldızına benzeten, ikiyüz küsur dilden metinleri kolaylıkla çevirebilen, dava dilekçeleri yazabilen, hatta 'edebi' metinler üreten, her şeye bir cevap bulabilen yapay zekasıyla göz kamaştıran, aklın sınırlarını ve insanı kendi küçük sınırları içine çeken bir dünya.
Adına yaşamak denilen tevazuyla akıp giden şey, artık kökünden sarsılmadı, koparıldı. 'Kusursuzluk arzusu' artık yeni normal. Hayatın her alanında beklenti çıtası göklere uzanınca eskilerin başı döndü, dijital dünyanın emanet kuşakları işleri oluruna bıraktı.

KUSURSUZLUK ARZUSUNUN ROMANI
Vincenzo Latronico'nun dördüncü romanı 'Kusursuzluk / Le Perfezioni', bir yanıyla son yıllarda yaşadığımız bu hızlı değişimin sonuçlarıyla ilgili. Ama en başında söyleyeyim, 'Kusursuzluk', edebi yönü, merkezine koyduğu 'dönemi anlama ve anlatma çabasına' feda edilmiş yalın bir roman. Kitabın iki kahramanı Anna ve Tom'un bir edebi derinliği yok. Bu konuların anlatılmasına hizmet eden iki yüzeysel tip. Yazarının (ki kendisi de X kuşağından) bende bıraktığı izlenim, konuyu öncelemesi ve bunu yaparken neredeyse bir belgesel yönetmeni gibi tutum izlemesi.
Böyle bakınca 'Kusursuzluk', özellikle Y ve Z kuşağının -bunlara görünen köy misali Alfa Kuşağını da dahil edelim- düşünce yapıları, hayal ve hevesleri, iş ve gündelik hayata bakışları, aşk, haz ve tatmin arayışlarını kavramaya yönelik bir anlatı olarak okunabilir.
George Perec'in 'Şeyler'e bir saygı duruşu olarak kaleme aldığı romanın konusuna gelince...
İtalya'nın güneyinde hali vaktinde ailelerin birlikte yaşayan ve evlenmeleri umulan çocukları, kabuklarını kırmak, kendi hikayelerini yazmak üzere Berlin'e taşınma kararı alıyorlar. Böylece hem meslekleri olan dijital tasarımcılığı daha verimli bir biçimde yapabilecek hem de gönüllerince yaşayabileceklerdir. Oysa iki tarafın büyükleri gençlerin güzel bir ev sahibi olmalarına önayak olmak, iyi bir iş kurmalarını desteklemek, ola ki düşerlerse ayağa kaldırmak için her daim hazır ve nazırdırlar.
Ancak yüreklerindeki arzu çizgisini takip eden genç tasarımcıların Berlin deneyimi, ki bu zaman içinde Lizbon'a, Sicilya'ya kadar uzanacaktır, yola ilk çıktıkları günlerdeki düşleriyle ne kadar örtüşecektir? Hayat başından sona tasarlanabilen ve güçlü planlarla tıkır tıkır işleyen bir mekanizma olabilir mi?
Gençler finalde sürpriz bir sahneyle açımlanan "dön... dolaş gel..." minvalindeki hayat döngüsü belirginleştiğinde yaşadıkları aydınlanma, günümüz gençlerinin pek çoğu için hayat tarafından verilen net bir cevaptır.
SÜREKLİ DEĞİŞEN DÜNYADA...
'Kusursuzluk'un Anna ve Tom'u, son yıllarda daha iyi bir hayat, daha insani, daha özgür bir yaşantı umuduyla dünyanın dört bir yerine kendilerini atmaya çalışan eğitimli gençlerimizin dramını da hatırlattı bana.
Büyük bir farkla elbette! Bizim gençlerimiz AB üyesi İtalya'nın vatandaşı olan Anna ve Tom gibi şanslı değiller. Ellerini kollarını sallayarak istedikleri her Avrupa ülkesine gidemezler. Oralarda bambaşka sorunlarla boğuşurlar. Türkiyeli gencin de Avrupalının da tek ortak noktası şu:
Kusursuzluk arayışları, dijital dünyanın belirleyenleri, sürekli değişen gelişen dünyada yollarını bulma çabaları.
Üstelik çok ciddi konularda benzer talihsizlikleri de var; Çığ gibi büyüyen işsizlik, ücretlerin düşüklüğü, eğitimli işgücüne ihtiyacın azalması, küresel iklim sorunları, siyasi istikrarsızlıklar, level atlayan kapitalizmin vahşileşen yöntemleri.
Günümüzün gençleri onca gaile arasında bir devrim ya da topyekün kurtuluşa değil bireysel düşlerine sarılıyorlar.
Kısacası Vincenzo Latronico'nun 'Kusursuzluk'u, bizim gençlerimize de önemli mesajlar veriyor.
YAZARA DAİR
İlk romanı 'Kusursuzluk' ile tanıdığımız İtalyan yazar ve çevirmen Vincenzo Latronico 1984 yılında Roma’da dünyaya gelmiş. Milano Üniversitesi’nde felsefe okuyan yazar, George Orwell, Oscar Wilde, F. Scott Fitzgerald ve Alexandre Dumas gibi birçok klasiği İtalyancaya çevirmiş. Dört romanı olan ve yeni romanı 'Kusursuzluk' ile Booker ödülüne aday gösterilen yazar hayatını Milano'da sürdürüyor.
Kusursuzluk / Vincenzo Latronico / Yapı Kredi Yayınları

İnsan doğasını yöneten Dört Unsur
Mina Seçkin, Carl Sagan, Louise Glück ve tabii ki Paul Auster gibi Brooklyn havasını soluyarak edebiyata adımını atmış Türk kökenli bir yazar. Bu semtte doğmuş, ABD'nin en seçkin üniversitelerinden biri olan Columbia'da eğitim görmüş olsa da anavatanındaki köklerinden hiç uzaklaşmamış. Bunu da bize ilk romanı 'Dört Unsur'da başından itibaren hissettiriyor zaten.
Seçkin'in İngilizce yazdığı ve Buse Halaç'ın Türkçeye çevirdiği 'Dört Unsur', romanın nüvesini oluşturan şu ifadeyle başlıyor:
"Vücudumda dolaşan dört sıvı karakterimi, mizacımı ve ruh halimi belirler. Kan, balgam, kara safra ve sarı safra. Bu sıvıların fazlalığı ya da eksikliği, insanın doğasını şekillendirir."
Dört ay önce ABD'de de yayımlanan ve geçtiğimiz günlerde ülkemizde okurlarıyla buluşan romanın ana karakteri, iki farklı kültür arasında sıkışmış, kendini nereye konumlandıracağını bulmaya çalışan Sibel adında genç bir kadın.
Kendini tanımak isterken bir yandan da bedensel ve ruhsal acıları için şifa arayan Sibel, Gezi Olayları'nın yaşandığı yaz sarışın sevgilisi Cooper ile birlikte İstanbul'a geliyor. Amacı bakıma muhtaç ve yalnız yaşayan büyükannesine yoldaşlık yapmak, bir yandan da ABD üniversitelerinin düzenlediği Tıp Fakültesi Giriş Sınavı'na hazırlanmaktır. Ancak gittiği hiçbir doktorun tedavi edemediği bitmek bilmez baş ağrılarından ve yüksek ateşle seyreden nöbetlerden muzdariptir. Bütün bu hastalıklar onu giderek güçsüz bırakmaktadır.
Sibel, modern tıbbın tüm yöntemleri denenip de sonuç alınamayınca bambaşka bir yola girer. Ve üniversite öğrencisiyken okuduğu kitaplarda karşısına çıkan eski çağların tıp teorisi olan dört mizacın (kan, balgam, kara safra ve kolera) öğretisine bel bağlar. Bu noktada referansı İbni Sina ve onun Orta Çağ'daki uygulayıcı hekimi Salerno'lu Trota olacaktır.
İBNİ SİNA'NIN ESİNİYLE
Genç yazar, kendisiyle yapılan bir söyleşide, romanına esin veren dört unsur ile ilgili ne gibi araştırmalar yaptığı sorusunu şöyle cevaplamış:
"Unsurlar hakkında ilk olarak Aziz Meryem Margaret Alecoque'a dair bir yazı okumuştum. 1600'lerde yaşayan rahibe, İsa'dan ilhamlar aldığında doğal olarak etrafında kimse kendisine inanmamış. Onu bu cerbezeli ruh halinden kurtarmak isteyenler ayda bir kez taş bir leğende kanını akıtarak tedavi etmeye çalışmışlar. Bu yazıyı okuduğumda sorgulamaya başladım modern tıbbı. Bir yandan da genel sağlık hizmetleri aracılığıyla dayatılan ahlak fikrine kafayı taktım. Roman kafamda belirginleştiğinde kahramanımın yolculuğu bu öğretilerle şekillendi. Sibel'in fiziksel acılarını, melankoli ve depresyonuyla başa çıkabilmek için modern tıptan vazgeçip geleneksel tıbba ve öğretilerine yönelmesi romanımın ana izleğini oluşturdu."
'Dört Unsur', hayatını ve kariyerini ABD'de sürdüren yazardan fiziksel ve duygusal çalkantılara, kendini tanıma ve iyileştirme çabalarına dair güçlü bir ilk roman.
Dört Unsur / Mina Seçkin / Everest Yayınları