Bizim bir “19 Mayıs’ın 100. Yılı” vardı, ne oldu sahi ona? Logolar sloganlar, beyanlar nutuklar, boşuna fırtına yaratmış olamazlar değil mi? Belki de yaz rehaveti geçsin, herkes evine yurduna dönsün beklentisi, bu tarihsel yıldönümünü gereğince yaşamayı biraz ertelemiş olmalı. Yoksa Cumhuriyet kazanımlarının, değerlerinin, öngördüğü özgürlük, bağımsızlık, laiklik ilkelerinin bu denli yorulduğu bir dönemde, üstelik Başöğretmenleri tarafından gençliğe armağan edilmiş olan 19 Mayıs’ın 100. Yıldönümü nasıl geçiştirilir? Buna hiçbirimizin hakkı olmamalıdır. 29 Ekim’de Cumhuriyetimizin kuruluşunun 96. Yılını kutlayacak ve selamlayacağız. Hepsini ve bir daha anımsamanın ve anımsatmanın tam zamanıdır.

**

9 Eylül’ün sanat ekinde okuyacaksınız. Geçen hafta, ülkemiz oyun yazarlığında çok önemli yeri olan Hidayet Sayın’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Usta ile Şadan Gökovalı, Dil Derneği tarafından “Onur Ödülü” ile selamlandılar. Önemli bir vefa ve kutlanası saygı örneğiydi. Ancak bana kalırsa, gereğince değerlendirilmedi. Oysa normal bir ülkede ve Hidayet Sayın gibi değerin yaşadığı bir kentte, yaşamın ve sanatın biraz çalkalanması gerekirdi. Böyle bir şeye Hidayet Sayın’ın değil, aksine dilin halinden, sanatın ahvalinden ve gidişattan yakınan bizlerin gereksinimi vardır. Hidayet Karakuş ağabeyin verdiği esinle gerçekleştirdiğimiz söyleşi, sanıyorum pek çok açıdan yararlı olacaktır. Tadımlık olsun, Hidayet Sayın’ın söyleşirken kurduğu bir tümcedir: “Şimdi biz yeni bir Muhsin Ertuğrul’u nereden bulacağız?”

**

İnsan düşünmeden edemiyor. Bu ödüllendirme ile uyandırdığı etki arasındaki oransızlık, iltifatta ifrat, ödüllendirmede enflasyon, tanıtımda yetersizlik, etkinlik furyasındaki özensizlik koalisyonun bir sonucu mudur? Bu bağlamda düşünülmesi gereken bir nokta daha var. Farkında mısınız, kentimizde son zamanlarda “1.” ya da “Uluslararası” belirlemesiyle kaç festival, şenlik, buluşma gerçekleştirildi? Yanlış anlaşılmak ve iyi niyetlere, samimiyetlere, harcanan emeklere saygısızlıkla itham edilmek istemem. Bu beni çok üzer. Ama söylemeden duramam. Bu etkinliklerden kaçı, gerçek anlamda “Uluslararası” nitelemesini hak ediyor? Hafıza kaybıyla geçmişte yapılanları unutup, “ilk defa”, “en büyük”, “en görkemli” nitelemelerini ulu orta savurmak ne işe yarıyor? Öte yandan şimdi “2.”leri beklerken, “1.si” yapılan etkinliklerde üretilen bilgileri, belgeleri, geri dönüşümleri, kente ve kamuya kazandırdıklarını görmek, okumak, tartışmak, çıkarımlarda bulunmak gerekmiyor mu? Destekleyen belediyelerin, katkıda bulunanların, içtenlikle paylaşanların “2.sinde ve dahasında” yanımızda olmaları, biraz da bunlara bağlı değil midir? Magazin popülerlik sevdasından, kişisel reklam merakından uzaktaysak; “öz, söz ve duruş” bütünlüğüne özen gösteriyorsak, kes-yapıştır haberlerle yetinmiyorsak, bu soruları sormak durumundayız. Çünkü Kale’nin arkası, Çamdibi’nin ötesi, Kapılar’ın sokakları, harcanan zamanlardan, paralardan, enerjilerden alacaklıdır ve artık onlara bu borcu ödemeyi de düşünmek gerekmektedir. Tunç Soyer’in “Önceliği arka sıradakilere vereceğiz” sözünün, tüm “etkinlikçiler” tarafından ve her daim anımsanmasını dilemek durumundayız. Yeterince kanıtlandığı ve yaşandığı üzere, doğa da, yaşam da, kent de boşluğu kabul etmiyor.

**

18 Ekim’de Karşıyaka Belediyesi “Ayın Konuğu” etkinliklerinde, İzmir Mimarlar Odasının geçmiş başkanlarından Hasan Topal ile “Kent Gözlemcisi” nitelemesini sonuna dek hak eden Orhan Beşikçi yer aldı. Sayısal olarak hayıflandıran, nitelik ve katılım coşkusu olarak sevindiren dinleyici kitlesi için, güzel bir buluşmaydı. “Kent”, “Kentlilik” ve “Kent Kültürü” konusunda söylenenler, taleplerimiz kadar, sorumluluklarımızı da anımsattı. Önümüzdeki yazılarda hepsini işlemeye çalışacağız.

**

Yoğun bir haftaydı, değinmelerle yetindik, bağışlayın. Trump’lar da bağışlasın. Lakin köşede bir “tweet”lik bile yer kalmadı. İki çift sözümüz vardır, elbette yazılacaktır.