Ayvalık dersleri

İzmir’de güzel şeyler oluyor. Tarımsal üretimden turizme, pek çok alanda kentin ekonomisini canlandıracak girişimler gündemde. Kentin kültürel belleğinin canlandırılması, Pier’den başlayıp Kemeraltı’na, oradan Agora’ya ve Kadifekale’deki Roma tiyatrosuna uzanacak bir rota hiç kuşkusuz kentin değerini artıracak, turizm potansiyelini güçlendirecek. Ama bu çabanın çağdaş sanatlar alanında girişimlerle desteklenmesi gerekiyor.

Dün akşam sona eren 2. Ayvalık Film Festivali’nin ardından, bu festivalin Ayvalık’a kazandırdıkları üzerinde durmak istiyorum. Belki buradan bazı dersler çıkarabilir, kentlerimizi yönetenler. Festivalde bu yıl yağmurlu günlerin, gecelerin sayısının epeyce fazla olmasına, açık hava gösterimlerinde aksaklıklar yaşanmasına karşın, festivalin zamanlamasının doğru olduğunu düşünüyorum. Normalde Eylül sonu itibariyle sonlanan turizm mevsimi, festival nedeniyle bir hafta daha uzamış oluyor. Geçen yıl, festivale temkinli yaklaşan esnaf bu yıl tam anlamıyla sahiplenmiş. Çünkü somut yararlarını görmüşler. Geçen yıl kapalı olan bazı restoranlar bu yıl açık. Otellerde hiç yer kalmamış; Ege’nin dört bir köşesinden festivali izlemeye gelenlerle dolu.

Elbette, festivalin ekonomik getirilerinin yanı sıra, kente sağladığı başka kazançlar da var. Ayvalık, artık yalnızca zeytini, gastronomisi, geleneksel konut mimarisi ile tanınmayacak. Türkiye’de, giderek dünyada adı geçen ‘sanat kentleri’nden biri olacak. Festivalin ehil ellerde olması, bu başarının en önemli unsuru… Marsel Kalvo ve Ersan Çongar yönetimindeki Başka Sinema’nın, Festival yönetmeni Azize Tan’ın ve festivalin ana sponsoru Kariyo & Ababay Vakfı’nın el ele vermesiyle, Ayvalık, ülkemizin en iyi festivallerinden birine kavuşuyor. İkinci yılında bu kanımız daha da güçlendi. Vakfın, Danışma Kurulu’nun önerdiği adaylar arasından Emin Alper’i Yılın Yönetmeni olarak seçmesi, festivalin popülizme değil niteliğe değer verdiğinin göstergesiydi.

Ayvalık Film Festivali’nde çıkarılacak derslerden ilki, sanatın doğru konumlandığında kentin ekonomisine ciddi bir katkı yapabileceği gerçeği. İkincisi ise, bazı önyargılardan kurtulunabileceğini göstermesi… Yalnızca Ayvalık değil, Anadolu’nun hangi kentine giderseniz gidin karşınıza bir önyargı çıkar: “Burada bir şey olmaz beyim. Buranın halkı sanatla falan ilgilenmez. Yeme içme, eğlence dışında başka merakları yoktur.” Bu önyargının geçersizliğinin somut göstergesi, üç salonun da günün her saatinde tıka basa dolu olmasıydı (Sözün burasında, iki yıldır Ma’adra tarafından festivale tahsis edilen binanın festival ekibince sinema salonuna dönüştürüldüğünü, festival sonundan yeniden eski haline getirildiğini hatırlamaktan ve acaba bu yapı bir sanatsever tarafından satın alınıp sürekli bir sanat mekanı olarak değerlendirilemez mi diye sormaktan kendimi alamıyorum. Türkiye’deki sermaye sahiplerinin büyük kısmının Ayvalık’ta mülkleri olduğunu biliyoruz. Bir AIMA mucizesi daha neden olmasın?) Salonları dolduran Ayvalık halkı ve festival nedeniyle kentte kalış sürelerini uzatan yazlıkçıların memnuniyetleri Ayvalık Belediyesi’ni de etkilemiş olmalı ki, kentin yeni Belediye Başkanı festivale sahip çıkmaya karar vermiş. Şimdilik sembolik düzeyde olan bu desteğin giderek artacağına kuşkum yok. Festivale sponsor olan kuruluşların sayısının artması da başarının bir diğer göstergesi.

Yanlışlığı kanıtlanan bir başka önyargı da, taşranın dışardan gelenleri kabullenmekte gönüllü olmadığı yargısı. İkinci yılında gördük ki, Ayvalık esnafı ve Ayvalık’ta yaşayan sanatçılar, İstanbul’dan gelerek kentlerine uluslararası bir festival kazandıran ekibi bağırlarına basmakta çekince göstermediler. Aslında, aşılması kolay olmayan bir engeldir bu. Taşranın sanat ortamı dışardan gelen müdahalelerden hoşlanmaz. Büyük kentten gelen tehditler (!), rekabet unsurları karşısında hemen savunmaya geçer, zırhlarını kuşanırlar (İzmir’de Tunç Soyer’in Şehir Tiyatrosu kuracağını açıklamasının ardından gelen tepkilerde bunun da kısmen rolü vardır herhalde. Ama, ben iyi niyetli bakanların, kuruluşun doğru olması yönünde bir titizliğin daha önde olduğunu düşünüyorum. Neyse, tiyatro başka bir yazı konusu... Ben, sinemadan bir örnekle bitireyim.

İzmir’de Ağustos ayında bir film festivali düzenlendi. İlk yıl, bir AVM’de gerçekleşen festivalin kapanışı bu yıl Kültürpark’da yapıldı. Merkezi İzmir’de olan bir meslek birliği tarafından düzenlenen festivalin adı Uluslararası İzmir Film Festivali, ama içeriğinde birkaç yabancı kısa film dışında uluslararası bir şey yok. Yarışmada yirmi Türk filmi var ve sonuç halk oylaması ile alınıyor. Ama her nasılsa yalnızca dördü gösteriliyor filmlerin… Ve, sonuçta beklenen oluyor. “Müslüm” filmine Büyük ödül veriliyor. Böylesi ‘sahte’ bir festivale Büyükşehir nasıl destek verir? İzmir bunu hak etmiyor dediysek de, kimselere anlatamadık. Popülizmden kurtulup, özgün sanat festivalleri düzenlemek için daha ne kadar bekleyeceğiz?

YORUM EKLE