“Bir çift güvencin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu, anılacak şey değil
Apansız geliyor aklım.”
(MCA)

Melih Cevdet

Bir zamanlar “tarafsız ve özerk olan” TRT’nin Taş Devri ya da Taş Düşürme Dönemi: Nevzat Yalçıntaş, Şaban Karataş ve Cengiz Taşer…
Bunlardan “Horoz ibiği profesörü” olarak anılan Şaban Karataş sürekli yakınıyordu:
-Benim imzaladığım bütün kararlar, Danıştay duvarına çarpıyor. Nerde yanlış yaptığımızı hukukçularımız açıklayamıyor.
Oysa kendisinin TRT’nin başına getirilme kararı 359 Sayılı TRT Yasası’na, hem de T.C. Anayasası’na aykırı idi.
Ziraat Mühendisi kökenli olan Karataş, “TRT’de 500 Gün” isimli bir tuğla kitap yazıp yayınladı. “Taş dökme devrinde” TRT’de görevli olduğum için, Şaban Bey’in neler yap(a)madığını yakından biliyordum. Merak edip, söz konusu kitabı edindim. Bir yere geldim ki; Yerçekimi Yasasını bulan Arkhimis (Arşimet) gibi:
-Eureke (buldum) diye haykırdım.
Karataş kitabın “o” yerinde yazıyordu ki:
TRT’yi Komünist Rosenberg’ler için yazılmış “Anı” şiirini kitabına koymuş İsmail Cem İpekçi’ye bırakamazdım!
Bu şiiri, ilk okuduğu günden beri pek beğenir, gönüldeşim İbrahim Engin’in -gözlerini kapayarak- okumasından zevk alırdım. Ama bu şiirin Ethel ve Louis Rosenberg çifti için yazıldığını bilmiyordum. Karataş sayesinde, taş yerine oturmuştu. Zaten daha sonra kendisiyle konuştuğumda Melih Ağabey, “Ben Dünyayı izlediğim için bu şiiri yazabildim” diyecekti…
Bu anıtsal “Anı” şiiri Melih Ağabey’in 1956’da yayınlanan “Yan Yana” adlı kitabında yer almıştı. Ama söz konusu kitap, bu şiirden değil, başka iki kısa şiirden ötürü suçlanmış, yargılanmış, şairini ve yargıyı altı ay kadar uğraştırdıktan sonra aklanmıştı.
Bunlardan birisi şu:
“İki milyar kişiye
İki milyar ekmek.”
Pek sayın olmayan muhbir vatandaş ve onun ihbarını ciddiye alan yargı mensupları şunu demek istemiş olmalıydılar şaire:
-Sana ne açtan muhtaçtan? Herkese birer ekmek vermek sana mı düştü?
Hele şu iki dize, büsbütün sakıncalı-tehlikeli ve suçlu sanılmıştı:
-Hangi dağın ardı ısınmış, hangi geceye vurmuş şavkı? Sakın o dağın ardı mahud (kötü bilinen) kuzeydeki ülke olmasın?
Aziz Nesin’in dediği gibi:
“Bizim ülkede, bazı kitapları çok sattırmak için onlara yasak getiren gizli bir güç olmalı.”
Aziz Usta bunda da haklı galiba. Baksanıza, üstünden 60 yılı aşkın süre geçtiği halde hala “Yan Yana” kitabından söz ediyoruz.
Melih ağabeyle ünsiyetim hayli eskilere dayanır.
Herşeyden önce kendisi, Balıkçı Babam ve Azra Anam’gille gönüldeş idi. Bazılarına katıldığım, Mavi Yolcuların İstanbul’daki Pazartesi toplantılarında karşılaşıyorduk. Sonra Nail Ağabey (Çakırhan), 1983 Ağahan Mimarlık Ödülünü kazanan evinin sokağında, o evin biraz küçüğünü Abday Ailesi için inşa etmişti. Melih, Nail, Oktay (AKbal), İlhan (Selçuk) ağabeyler, Hamdi Yücel, Dinçer Sümer’le ne tadına doyulmaz söyleşilerimiz olmuştu Gökova’da.
Hele, kendisine “Dionysos Şiir Ödülü” verdiğimiz “Şiir İkindileri” dolasıyla Salihli’de bulunduğu bir hafta içinde gezdirdiğim Lydia Başkenti Sardeis’i, Tiyatronun doğduğu Tmolos’u (Bozdağ), bu şanslı doruktaki billur çanak Gölcük’ü (antik Terheba) unutmuyordu.
Yazmaya değer bir anımız daha oldu Melih Ağabeyle.
Kendisi, son eşi Suna hanım ile, Gökova’dan sonra, antik Keramos’un üstüne kurulmuş Milas-Ören’i mesken tutmuştu. Gökova Körfezi kuzeyince, Akyaka-Akbük üzeri Ören, 40 km. kadar. Manzara gönül çelici ama yol bol dönemeçli, yol bilmez sürücüler kol geziyor. Yine de eşim Tülay’ı razı ettim; vara vara vardık Suna - Melih çiftini Ören’deki evine. Tarih 15 Temmuz 200, saat 10.30 suları. Melih Ağabey, balkonunu gölgeleyen zeytin ağacının altında, oldukça dilve (sulandırılmış) rakısını yudumluyor. Bizi görür görmez şu iki cümle çıktı ağzından:
-Sizi göreceğim gelmişti. Biliyor musunuz, bugün benim doğum günüm.
Bende “ya, öyle mi? Bilmiyorduk” diyecek göz var mı?
Taşı gediğine koydum:
-Bilmez olur muyuz? Zaten onun için geldik. Sen bakma bazı kaynakların senin doğum gününü 13 Mart olarak göstermesine…
Tarihsel bir gün oldu o gün.
Oraya varışımızdan kısa süre sonra, ünlü ressam Rasin telefon etti. Melih Ağabeye, ohun portresini tamamladığını söylüyor ve altında yazılacak tek cümlelik lejand (resimaltı) rica ediyordu. Melih Ağabey, bu isteği bekliyormuş gibi, düşünmeden cevap verdi:
“Sanatçı, ölümlü olduğunun ayırdında olan kişidir.”
Exupery’nin “Küçük Prensi” gibi ben de, unutmamak için bu sözü yeniledim:
“Sanatçı ölümlü olduğunun ayırdında olan kişidir.”
Usta’ya yazdığım ve basıma hazırladığım kitaplardan bir set sundum. Kitapları gögsüne basarken, mırıldandı:
-Adıma imzalı kitaplar, eski eşimde kalmıştı. Duyduğuma göre, satılmış. Bilseydik, biz satın alırdık.
Salihli’yi konuştuk. Rahmetli Zafer Keskiner’i, Misket Dikmen’i, Fikret Alan’ı sordu. Kurşunlu Kaplıcalarını, Sardeis’i,ü Bozdağ ve Gölcük’ü konuştuk. Bozdağ’ın antik çağdaki adının “Tmolos” olduğunu ama, Gölcük’ün antik adının “Terheba” olduğunu anımsamakta zorlandı.
Beni en çok duygulandıran, Salihli’de kendisi önünde okuduğum ve kitaptaki sayfasına “Ben bu şiiri Şadan Gökovalı’nın sesinden dinledim” diye yazdığı “Ses” şiirini okumamı istemesi oldu:
-Senin belleğindedir, dedi.
Onu ve -sizi- kırar mıyım hiç?

SES
Uyandım ki ses içinde kalmışım
Yüzüm gözüm ağzım burnum ellerim
Aralanan deniz kapısının sesi bu
Silkelenen güneş tavuğunun sesi
Diş rengindeki halatın gıcırdayan sesi
Ağaç biçimindeki ses borusunun,
Yarınki buğdayın, devinen kemiğin,
Tarihsel bileğin, direncin sesi bu.
Oynaşan arabanın, kucaklaşan atların.
Bıktım, güneşte soğutulmuş karanfil gibi mavi
Bir yapı işçisinin kulağındaki kalem gibi güzel.
Yağmurda ıslanmış namlu gibi yeğin
Serçe kanadı değmiş çamaşır gibi esrik
Okul bahçesinde dolaşan güvercinler gibi
Kıyıda öpülen dudak, yağmurda öpülen dudak gibi
Gölgelere sokulan Gölgelere sokulan yüksüz dakikalar gibi
Kutsal oyuncaklar gibi.

Melih Cevdet Anday

Şiirle kalın...