Hayat bir toplamdır. Ülkeler de öyle. Eğer bir “aydın”, vazgeçtim beynini ve kalbini, vicdanını ve ahlakını yitirmemiş, bu coğrafyaya dair kaygılı ve saygılı bir “yurttaş” olduğumuzu iddia ediyorsak, bu toplamın da bir parçası olduğumuzu kabul ediyoruz demektir. Ekmek yediğimiz, kendimizi tanımladığımız alanların dışına çıkıyoruz, daha doğrusu o alanlara hayatiyet kazandırıyoruz demektir.

Ben şiirimi yazar geçerim demek ne kadar saçmalıksa, yalnızca mesela hayvan haklarıyla ilgilenmekle her şeyi hallettiğini sanma tuhaflığı arasında hiçbir fark yoktur. Borsanın çanı kimden yana çalıyor beklentisiyle geçen bir hayat, ne kadar zavallıysa, hayatı yalnızca perdelerini açamamanın sıkıntısıyla özetlemek, o kadar eksik ve sakildir.

Çünkü şiirini beş dergide birden görmekle, canım Anadolu koyununu alçağın namlusundan kurtarmakla, hisse senetlerinin yüzünü güldürmesiyle, perdeyi açıp oyununu sergilemekle, ne yazık ki feraha ermeyecek, ermiyor hayat ve ülke. Bunu beklemek, gündelik karşılıkları ya da görece başarılarıyla yetinmek, hayatı elden kaçırmak ve onların birbirini belirleyen zincire ait olduğunu unutmaktır.

Bize daha geniş, daha derin, daha yüksek bir bakış açısı, algı, yorum ve tavır gerekiyor.

Sistem ve egemenin yüz yıllardır dayattığı şey, bu zincirin görülmesini ve onun bir parçası olduğumuzu, topyekûn kurtulmadan hiçbir şeyin aslında çözülmediğini fark etmemektir.

Sistemin ve egemenin, örneğin sanatçıya “Senin işin siyaset değil” demesi ve bunu inanılmaz bir propaganda makinasıyla işlemesinin, uymayanları cezalandırmaya kalkmasının nedeni budur.

***

Demokrasilerde, seçilmiş olmak seni bir “iş” sahibi değil, ancak “sorumluluk” sahibi yapar. Bir insan bakkal iken milletvekili, iş insanı iken bakan, gazeteciyken belediye başkanı, ticaret erbabı iken Cumhurbaşkanı olabilir. Kimse ona senin işin bakkallık, gazetecilik, ticaret, ne işin var siyasette dememişken, o şimdi nasıl olur da başkalarına “siyaset yapma, işini yap!” diyebilir?

Der, çünkü kendini ve seni çok iyi tanımaktadır. O bu işin muhasebesini yapmış ya da yapanlarca bugünlere hazırlanmış, işine –ister beğen, ister beğenme- hayata dair duruşunu ve ülkeyi-toplumu-geleceği belirleme kararlılığını eklemiştir.

Sen yazdığın şiirden hayvanların haklarını korumaya, oyun sahnelemekten ticarete bir sürü işi yaparken, hangi saikle hareket ediyorsun? Eğer hayata bir bakışın, kaygın, saygın ve sorumluluğun yoksa bu işleri hangi kerterizle yerine getiriyorsun?

“İşini yap, ötesine ve zinhar siyasete karışma!” diyen-diyebilen, belki de bu soruya yanıt vermediğin, ama onda çuvallar dolusu yanıt bulunduğu için bu cesareti kendinde buluyor. Bu yanıtların kalibresini, hayata ve ülkeye yaptıkları kanıtlıyor. Senin bunlara dair yakınman bir işe yarar mı? Bu yakınmalar sosyal medyada sızlanmayla, iş işten geçtikten sonra dövünmeyle bir “itiraza” ve “mücadeleye” dönüşüyor mu? Bir düşün istersen.

Düşünmediğin için, örneğin avukatların mücadelesini anlayamıyor, kıdem tazminatını “kırmızıçizgi” olarak duyuranları kavrayamıyor, Karşıyaka’daki o arazi parçası ya da Hasankeyf ya da cinsiyet ayrımcılığına dair söz ve eylem üretmeye çalışanları “uzaylılar” gibi görüyorsun. Çünkü ve yine mesela o bin alkış-ödül-beğeni beklediğin şiirinde, hiç birinin gölgesi yok. Perdesini açamadığın o sahne için yakınmanı paylaşmamak olamaz. Olamaz ama bari bugün kendine sormalısın, açıkken ne söylüyordum, yeniden açtığımda sanatım ne işe yarayacak?

***

Belki de üç kuruş için kızıl karacanın katline ferman çıkaran, sahneden bir şey söylemediğin için bu kadar pervasız. Karşıyaka’da o toprağa sahip çıkmadığın için ya da mesela kıdem tazminatı için çığlık atanlar, neden oyun oynayamadığını merak etmiyor. Egemen bunun için parçalıyor hayatı ve bunu bir türlü anlayamayanlar, kendi paylarına düşen kristallerden yansıyan ışıltıları hayat ve sanat sanıyor. Bir de sana rağmen, senin için çığlık atanlar vardır.

Bunu niye yapıyorlar, bir düşün istersen.