23 Nisan 1920 sabahı yaşamının en önemli ikinci gününü yaşadığını söylüyordu Ata. İlki İngiliz General Hamilton komutasındaki emperyalist orduların Çanakkale'den çekildiği gündü. Ata, Recep Peker ve Doktor Refik Saydam'la konuşurken en önemli ikinci sabahı 23 Nisan 1920 günü Meclis açılırken yaşadığını anlatacaktı.

Meclis'in açılmasına karşı çıkanlar vardı. Düşmanın top sesleri Ankara'dan duyulurken Meclis açılması da neyin nesiydi? Önce ordunun düzenlenmesi gerektiğini savunuyorlardı. Ancak Paşa ısrarlıydı; ''Öncelikle Meclis, sonra ordu. Orduyu yapacak olan ulus ve ona vekaleten Meclis'dir. Çünkü ordu demek, yüzbinlerce insan ve milyonlarca servet demektir. Bunu ancak ulusun karar ve kabulü meydana çıkarabilir'' diyordu.

Ata'nın dediği gibi oldu. Büyük bir coşku içinde ulusal egemenlik Saray'dan alınıp Meclis'e verildi. Ata'nın söylediği gibi yurdun alın yazısına Meclis el koydu. Ulus adına yapılacak işleri Meclis'in vereceği kararlar yerine getirecekti.

Atatürk'ün büyük bir öngörüyle ve dünyada ilk kez çocuklara armağan ettiği Ulusal Egemenlik Bayramı'nda yetkilerin Meclis'te mi, Saray'da mı olduğu günümüzde önemli bir tartışma konusu. Onlarca çocuğun ihmaller zinciriyle katledildiği bir dönemde , çocuklara bayramı nasıl açıklayacağımız da ayrı bir konu.

Her şeye karşın bu özel günü çocuklara armağan eden Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk'ü, Meclis'in açılışının 106'cı yıldönümünde saygı özlem ve rahmetle anıyorum.

****

Bizler yarın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlarken bir gün sonra da Ermeni diasporasının yaygaralarına muhatap olacağız. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 24 Nisan'ı bekleyen yaygaracılar 24 Nisan 1915'de İstanbul'da başlayan Ermeni tutuklamalarını baz alarak 'soykırım' safsatalarını öne sürecekler. Bütün dertleri özellikle Batı'ya 'Soykırım' yalanını kabul ettirebilmek. Bu yalan kabul edilirse, acaba Türkiye'yi bir tazminata mahkum ettirebilir miyiz ? Ondan sonra da gelsin toprak talebi hayalleri? Böylesine boş hayaller peşinden koşarak, adeta Sevr'i yeniden gündeme getirebilir miyiz? kafasızlığı içerisindeler.

2021-2024 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olan Joe Biden'ın 24 Nisan tarihlerinde 'Soykırım' ifadesini kullanması ve (Ermeni soykırımı sırasında kaybedilen hayatları anıyoruz ve asla unutmama taahhüdünü yineliyoruz) şeklindeki sözleri bu güruhu oldukça mutlu etmiş, aynı ifadeyi Trump'tan da beklemelerine karşın, Trump'ın olayı 'Büyük felaket' olarak nitelemesi ise bir hayal kırıklığı yaratmıştı.

****

Ermeni diasporası bilinen nedenlerle olayı tarihçilere bırakmamakta, arşivlerin incelenmesinden sürekli kaçınmakta.1915 yılında , Dünya savaşının en şiddetli dönemlerinde Doğu'da Rus ordularıyla işbirliği yapan, isyanlar çıkaran, ordumuzu arkadan vuran ermeni çetelerinin katliamları sonucu ermeni nüfusunun Suriye ve Irak'a zorunlu göçe tabi tutulmasının bir soykırım olarak gösterilmesi birçok tarihçi tarafından gerçeklere aykırı olarak nitelenmekte.

Bakın Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovannes Kaçanuni, 'Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir Şey Yok' adlı kitabında olayı bir savaş olarak değerlendirmekte, Ermenilerin emperyalistlere alet olduklarını açık yüreklilikle ortaya koymakta. Ünlü Amerikalı tarihçi Bernard Lewis, Le Monde Gazetesi’ne verdiği demeçte, (1915 Ermeni tehciri bir soykırım değil, savaşın bir yan ürünüdür) demekte. İngiliz tarihçi-yazar Andrew Mango ise (Ortada asla bir soykırım yoktur. Böyle bir dayatmayı Türklere yapmak acımasızlıktır) ifadesini kullanmış.

Bizden bir tarihçi İlber Ortaylı ise arşivlerin önemine dikkat çekerek şöyle demiş; ''Osmanlı Devleti Nazi Almanya’sı değil, Ermeniler de Berlin, Viyana Yahudileri değiller. Lakin arşivler iki halkın trajik tarihini aydınlatır ve kışkırtıcıları insafa getirmeye yardımcı olur. Hakikatler akla kara gibi değildir, vicdanın ve yöntemin ölçüsü, puslu gerçeğe yaklaşmaya yardımcı olur.''