Fütürist Allen Tofler, 1970’lerde 21. yüzyılın iklim değişikliğinin getireceği afet ve yıkımlar, adalet ve eşitlik arayan insanlarla, yaratılan terör örgütlerinin eylemlerinin getireceği radikalizmin arasındaki çatışmaların yapıldığı bir dünya öngörmüştü.
Her türlü “İZM”lerin sona erdiği, küreselleşmenin ve Neo-Liberalizmin ortadan kalktığı günümüzde radikal sağın ulusçuluk ve etnik ayrımcılığa dayanan yükselişi, evrensel terör birlikteliğini önlemenin temelinde bunları yaratan devletlerin bu örgütlerin arkasındaki desteklerini çekmekle olasıdır.
Tofler’in bu öngörüleri zamanın Amerika Ulusal Savunma Başkanı Brzezinski’nin “Amerika’nın çıkarları için 2040 yılına kadar su ve enerji kaynaklarının kontrol altına almamız gereklidir.” yaklaşımı ile başlatılan ve günümüzde hala geçerli olan politikalara dayanmaktadır. Vietnam savaşı sırasında CIA’nın uçakları ile “Altın Üçgen” olarak nitelendirilen Güney Doğu Asya’da yetiştirilen narkotik ürünleri taşıyan Amerika, bunun gelirlerini silah lobileri ve terör örgütlerine aktararak bu politikanın yeşermesinde önemli bir rol oynamıştır.
***
İkinci Dünya Savaşı sonucu “DEFACTO” olarak kurdurulan İsrail’i bir tramplen tahtası olarak kullanarak Ortadoğu’da, demokrasi getireceğiz maskesi altında Güney Amerika’dan (Şili, Kolombiya, Venezüella) Pasifik’e (Kamboçya, Laos, Vietnam), Afrika’dan (Tunus ,Libya, Cezayir) Orta Asya’ya (Afganistan, Pakistan) kadar uzanan geniş bir alandaki müdahaleleri ile arkasında sonradan kullanabileceği Taliban, İŞİD, YPG gibi terör örgütleri bırakarak çekilmiştir. Paralı askerlerden oluşan Putin’e kafa tutan Wagner’i, Çin’in Afrika’daki etkinliğini kırmak için kimin arayış içinde olduğu gün yüzüne çıkarılmalı, İsrail’de iç çatışmaya kadar gidebilecek olayların gerçek nedenleri bulunmalıdır. ‘Dolar’ kokusu ve etkinliğinin bu olayların gelişmesinde etkin olduğu görülmelidir.
Türkiye’nin küreselleşen terör karşısında yeni politikalar üreterek konumunu yeniden belirlemesi gerekiyor. Bugüne kadar “Eşeğe kızıp, semerini dövme” anlayışına son vermek lazım. Onun için Finlandiya ve İsveç’i bırakıp esasa odaklanan bir yaklaşım gerekiyor.