Geldik mi üçüncü yazıya?

Düşünüyorum da yazacak, sorgulayacak o kadar çok konu ve ayrıntısı var ki. Lakin gönül isterdi, o yazılarımı lütfedip okuyanların, üzerlerine giydikleri pahalı elbiselerin hürmetine, hesaplarındaki dolgunlukların hürmetine, yaradılışlarındaki fark ile “iletişime” geçmeleri. Bunu beklemiyordum aslında. Sonuçta yıllardır hep tekrar ederek söylediğim bir söz var: “Ne adamlar gördüm üzerinde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde adam yok!”

Ne diyeyim, alayına eyvallah!

İkinci yazıyı “aidiyet” vurgusuyla bitirmiştim ya? Oradan devam edelim bugün. Son günlerde oluşan bazı iyi niyetli ve maksatlı “yanlış anlamaları da” bir nebze düzeltirim belki.

İzmir dediğimiz şehrimiz, öyle plan programla, cetvel ve bütçeyle oluşmamış. Bilim insanları, İzmir’in yerleşim yaşını 8500 belirlese de, bence daha yaşlı ve belki yuvarlayarak 10 bin diyebiliriz. Sanki Tanrı İzmir’i çok özenerek yaratmış da diyebiliriz. Toprağından havasına, suyundan düzenine çok özel ve çekici bir kent İzmir… Ama tüm güzellikleri aynı zamanda riskini de oluşturmuş. Üzerinde o kadar çok uygarlık kök salmış ve birbirine kültür nakletmiş ki… Savaşlar, işgaller, depremler, yangınlar, yağmalar, katliamlar ve tabii ki güzel günler, huzurlu yıllar. Antik Çağ'dan erken Hristiyanlığa, azizlerden şövalyelere, beylerden paşalara ne çok aktörü de olmuş İzmir sahnesinin. Ve hepsi de mutlaka bir iz bırakmış ve göçmüş… Bunlara itirazınız var mı?

Olamaz zaten. Fakat galiba özellikle 1922 sonrası bir “kimlik sorunu da” doğmuş. Kimlik sorunu fark edilmiş ama tartışılsa da bir şeyler yapılamamış. Önümüz 2022, biz konuşmasak, başkaları inanın konuşacak. Artık gerçek olan gerçeklerin saçılması lazım ortaya. İzmir’de “kimlik” sorunu bir yana “kente aidiyet” duygusu azar azar tükenmiş. 1922-1950 arası başlangıçla tam zıt anlamda saçma sapan “apartmanlaşma” bile aidiyet duygusunun olmadığının ispatıdır. Ne yazık ki açıkça iddia ediyorum ki İzmir’in “İzmirce aidiyet duygusunu” yok edenler, daha sonraları İzmir sermayesini de oluşturanlardır.

Şimdi size bir soru. İzmir’de kaç kişi, babasının, dedesinin evinde oturuyor? Ama mesela dedesinin bıraktığı gibi? Belki yok ya da çok çok az.

Peki, İzmir’in Kordon’undan Buca’sına, Karşıyaka’sından Yeşilyurt’una Balçova’sından Bornova’sına, o bitişik nizam ve hiçbir doğal şarta uymayan fakat sadece bedeli yüksek binalarını yapanlar gerçek anlamda ne kadar “İzmirli” olabilir? Kimse yanlış anlamasın ama kentli olmak, kentin tüm değerlerinin farkında olmaktır. Nüfus yoğunluğunun bugünkü gibi olmadığı zamanlardan bahsediyorum ben. Bugün İzmir’in en büyük sıkıntısı o zamanlar başladı. Mesela Yeşilyurt Ordu Caddesi tanzim edilirken, zamanın Yeşilyurt Belediye Başkanı’nın kaldırım ihtiyacını yok saydığını biliyor musunuz? Onca yükseklikte binaların yapıldığı zamanlar, otomobil icat edilmişti değil mi? Peki neden bugün “otopark” sıkıntısı var?

Hayatta sıkıntılar belki bir anda başlar ama müdahale edilmezse ya da yok sayılırsa artarak devam eder ve içinden çıkılmaz bir hal alır. İzmir’de aldı da… Ve bunun nedeni de “sermaye-siyaset” ilişkisinde aranmalı!

İlginç fikir

Sıtkı Şükürer’i tanırsınız. Hürriyet Ege’de yıllardır yazar. Kızanlar çoktur, sevenleri kadar sevmeyenleri de vardır. İzmir sermayesini de onun kadar mantıklı tahlil eden görmedim. Kendisiyle tartışmak, konuşmak benim için vazgeçilmezdir. Üst üste “İzmir sermayesi” yazınca aradım. Konuştuk. Konuşurken bana “teşvik etmek lazım” gibi bir cümle kurdu. Müthiş bir fikri var. Uygulaması bana biraz riskli de gelse mutlaka girişilmeli. İzmir sınırları içinde, hala dedesinin, babasının evinde oturan ve evinden de vazgeçmeyen yurttaşları örnek göstermek için, kapılarına “yıldız” koyalım. Onları takdir edelim.

İlginç öneri değil mi? Ama sonucundan inanın tedirginlik duyuyorum.

Google Maps’ta bir uygulama var. Onun ekran görüntüsünü de paylaşıyorum bu yazıda sizinle. Uygulamada bir ikon yardımıyla görmek istediğiniz caddede ilerliyorsunuz. Ama o ikona dokunduğunuzda, hangi cadde ve sokaklarda dolaşabileceğiniz belirtiliyor renkli olarak.

Şimdi sıkı durun…

Mezarlıkbaşı’ndan Eşrefpaşa istikametine baktığımızda, o ikonun sadece sağ tarafta çalıştığını görebiliyorsunuz. Yani deniz tarafı. Sol taraf yani İkiçeşmelik Cami, Agora falan bomboş.

Kültür, sadece şarkı türkü, tiyatro konser, kitap dergi değildir. Ben İzmir sermayesi ile İzmir kültürü arasında dolanırken yerli ve sonradan yerli İzmirli zenginleri ciddi özeleştiriye davet ediyorum. Çünkü bugün İzmir’de birçok “yerli zenginin” sebeb-i mevcudiyeti olan bölgeleri Google Maps bile “yok sayıyor”! İzmir’de neden müze alışkanlığı yok? Allahtan Bay Arkas genlerindeki Avrupalılık ve yüreğindeki İzmir sevgisini birleştirmiş de, atmış elini cebine bir “müze” kurmuş. Ya da Oğuz Tatış… Efsane ve rahmetli öğretmenimiz Bahaeddin Tatış’ın oğlu. İzmir Türk Koleji bahçesindeki “Latife Hanım Köşkü” Ahmet Gürel’in de katkılarıyla bugün “müze”. Ya da Filiz Eczacıbaşı… İzmir Kültür Sanat Vakfı’yla yıllardır çaba gösteriyor…

Tamamen yok demiyorum… Ama “kültür” kelimesinin de tüm karşılıklarını hatırlatmaya çalışıyorum. Kimse kusura bakmasın, bana şu sorunun cevabını verin şimdi:

1922’den beri her sene öyle ya da böyle “9 Eylül” kutluyoruz. Yazılar yazıyor, nutuklar çekiyoruz. Üstelik çok da anlamlı bir sloganımız var: “Kurtuluşun ve kuruluşun kenti İzmir”.

Ne güzel… Yahu net 8500 yaşında bir kent… 150 küsur yıldır belediyesi var. Türkiye’yi de dünyayı da besleyecek doğa potansiyeli var. Ama tüm hayat hikâyesini sergileyecek müze yok! Ne oldu Sümerbank tesislerindeki “Ege Medeniyetler Müzesi” projesi? Ertuğrul Günay’dan beri bekliyoruz. Peki, öyle Karşıyaka’da, deniz kıyısında, tüm dokuya uygun bir “İzmir Müzesi” neden inşa edilmemiş? Eski konutları “müzeye” çevirme fikri bence doğru değil, çünkü bu konutların kendileri zaten “müze”! Ya “Halk üniversitesi” olacak Fuar, Kültürpark?

Bakın adı “Kültürpark” olan bir yerin bulunduğu kentte “kültür”, kente ait olmayan insanların eline geçerse kargaşa olur. Özellikle son 20 yıldır İzmir’in trajedisi budur işte…

Hangi havranın sokağı!

Geçenlerde Havra Sokağı girişinde bir yangın oldu. İtfaiye derhal müdahaleyle söndürdü. “Önemli” ama İzmir dışından gelip İzmir’de ukalalık, küstahlık yapan, İzmir’e açık söyleyeyim “sağılacak inek” muamelesi eden, “İzmir, İzmirlilere bırakılmayacak kadar önemli” düşüncesinden ait bir muhterem beni aradı ve sordu: “Üstad hangi havranın sokağında çıkmış yangın?”

İzmir’e aidiyeti gerçek anlamda kavrayamayanlar, para güçleriyle başka ülke kentlerine tatile gittiklerinde, dönüşte yazıp konuşurlardı. “İzmir Barcelona olsun” ya da “İzmir neden Roma gibi değil” derlerdi.

Dedesinin Asmalımescit’te doğduğunu bildiği halde, hayatı boyunca o sokağı ziyaret etmeyen sözde İzmirliler oldukça Tunç Soyer’in de işi çok zor, Orhan Beşikçi’nin de…

Daha size Kemeraltı’nda bir “sabun hikâyesi” anlatacağım ama bugünlük bu kadar. Lütfen yazımı okuyanlar, kendilerine on beş dakika ayırıp düşünsünler.

***

Yeni yönetime başarılar…

İzmir Gazeteciler Cemiyeti seçimi yapıldı. Seçileceğine inandığım “iki listeden biri” kazandı. Cemiyetimizin yeni başkanı Dilek Gappi… Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Dilek Gappi’nin hedeflerini bildiğimi sanıyorum. Hayırlı olsun. İzmir Gazeteciler Cemiyeti de İzmir kültürünün dev aktörlerinden. Ama bu dönem cemiyet başkanının çok yorulacağını da biliyorum. Ne diyeyim kolay gelsin… Sonuçta İzmir basınının önemli isimleri yarıştı ve üçü de yakın dostum. Kaybeden yok bence. Üçü de demokrat ve “İzmirli” çünkü.

***

Bir hafta yokum…

Gelecek hafta yazmayacağım… Birikmiş okumalarım var. Şu yayınlarımı da geciktirdim. İki yazılık “kafa dinlemek” istiyorum. Artık kısmetse devam ederiz. Öte yandan son söz olarak şunu paylaşmak istiyorum. Üçüncü yazıyı yazdığım “sermaye” çevreleriyle ilgili, kesinlikle ciddiye almadığım duyumlar geliyor kulağıma. Ağustosta nasipse 53 yaşıma gireceğim. İzmir’de en dibi de yaşadım. Bir lirayla yaşadığım zamanları da unutmadım. İşsizliğin en kötü sonuçlarını da biliyorum. O yüzden sakın ola kimse hele de “aracı” kullanarak bana güya “üzülürmüşüm” gibi “işsizlik tehdidinde” bulunmasın. Ben dedemin farkındayım da, bazıları dedelerinin kim olduğunu bilmiyorlar hala. Unutmasınlar ben “hancıyım”!

Canı da rızkı da veren Allah’tır, kullar ise sadece “vesile”!