Muhalif 6 parti, yayınlamış oldukları mutabakattaki vaatleri ile iktidarın 2020’deki hukuk ve demokrasi reformu yapma ve 2023’te yeni bir anayasa hediye etme söylemine cevap vermiş oldu. Böylece iktidar cephesi; parlamentoyu güçlendirmeyi kabul edebileceğine ancak cumhurbaşkanını halkın seçmesinin ise kırmızı çizgileri olduğuna dair beyanı ile, muhalefet kesimi ise cumhurbaşkanının yetkilerini neredeyse olduğu gibi Meclis'e aktarmayı öngören mutabakat metni ile yeni bir anayasa değişikliği için başlangıç pozisyonlarını ortaya koymuş oldular.

Bunların yeni bir anayasa değişikliği için açılımlar olduğu açık. Zira iki tarafın da vaat ettiklerini gerçekleştirmesi bir anayasa değişikliğini zorunlu kılıyor. Ayrıca her iki taraf da diğerinin desteği olmadan ne anayasayı değiştirebilir ne de referanduma götürebilir.

Siyasetin iki zıt tarafının anayasa değişikliğinde anlaşması için vaatlerinin uyuşması değil siyasî menfaatlerinin örtüşmesi zorunlu. Eğer bundan bir kazanımı olmayacak ise iktidar anayasayı niçin değiştirmek istesin, muhalefetin vaadini gerçekleştirmeye niçin yardımcı olsun…

Bununla birlikte yine de iktidar ve muhalefet cephelerinin bu konularda karşılıklı açıklamalarda bulunmuş olmaları ve bir uzlaşmaya varılması olasılığı bile heyecan verici.

Ancak bu açılımlarda ifade edilenler oldukça sığ kalıyor. Türkiye’nin önünü açacak yeni bir anayasa için şimdiye kadar söylenilenlerden çok daha fazlasını yapmak gerekiyor.

Örneğin 6 parti; parlamenter sistemdeki yürütmenin istikrarsızlığına karşı 5-10 milyon nüfuslu Kuzey Avrupa ülkelerindeki olumlu güvensizlik kurumunu öneriyor. Buna karşın meclisin yürütme ile ilişkilerini düzenlememiş, meclis komisyonlarının etkin çalışması için yöntemler geliştirmemiş, nüfus bakımından aynı büyüklükte olan Almanya’nın geliştirdiği sistemlerden örnek almamış. Daha da önemlisi milli mutabakat gerektiren, geleneksel olarak Türkiye’de devlet politikalarının savrulduğu, bazen toplumsal kırılmalara ve darbelere neden olan durumlara ilişkin yöntemler ve tedbirler bulunması gerekiyor. Süregelen sorunların çözülmesi için adalet, milli eğitim, dış politika, RTÜK, TCMB ve benzeri konularda toplumsal mutabakat sağlamayı kolaylaştıran, karşıt tarafların uzlaşmasını zorunlu kılan yüksek nisap ve benzeri yöntemler ve kurumlar oluşturulması şart.

Ancak yargının yönetimde istikrarın temeli ve en önemli sorunumuz olduğu ve ekonomide ve siyasette istikrar ve gelişmenin yargı sorununun öncelikle çözülmesine bağlı olduğu göz ardı ediliyor.

Her iki taraf da yargı bağımsızlığı konusunda ele gelir bir öneri getirmedikleri gibi özünde birbirlerinden pek farklı da düşünmüyorlar. 6 partinin mutabakatı HSK üyeliklerinin daha geniş bir siyasi yelpazede bölüşülmesini öngörmekten ileri gitmiyor ve aslında bu özünde yargıda geri gidiş anlamına da gelebilir.

Siyasilerin yargıdan ellerini çekmek niyetinde olmadığı, mevcut durumu bir iki rötuş yaparak sürdürecekleri söylenebilir.

Oysa, yargıyı sistemimizi çağdaşları seviyesine çıkarmak, kaliteli hizmet üretir, şeffaf ve hesapverir, tam bağımsızlığı hak eder ve koruyabilir hale getirmek, normal işlevini göstermesine engel olan kısıtları ortadan kaldırmak gerekiyor.

Bunu gerçekleştirmek ve sorunu kökünden çözmek için başkanı olduğum Daha İyi Yargı Derneği’nin 10 yıllık birikimiyle geliştirerek kamuoyunda tartışmaya açmış olduğu “A’dan Z’ye Türk Yargı Reformu” kitabında A’dan Z’ye çözümler getirmiş olmaktan gurur duyarım.

Tüm siyasileri, iş dünyasını, fikir önderlerini ve halkı bu çalışma üzerinden yapıcı düşünmeye, yargı sorununu kökten çözerek Türkiye’nin önündeki asırlık fırsatı gerçekleştirmeye davet ediyorum.