Kırkıma merdiven dayamaya yaklaştığım şu günlerde babamla yıllar evvel çağımızın teknolojik yeniliklerinin getirileri üzerine yaptığımız bir tartışmada söylediklerini hatırlıyorum sürekli. “Senin yerinde olmak istemezdim” sözüne, günümüzde yaşayan herhangi birinin geçmişte yaşayan bir kraldan bir padişahtan bile daha konforlu yaşadığını, özellikle internetin her bilgiye nasıl çabuk ulaşım sağlamaya yaradığını ve benzeri gelişmeleri çevremizde sık konuştuğumuz için olacak, anlam veremeyen gözlerle bakınca açıklama ihtiyacı hissetmişti. “Ben senden daha önce iş sahibi oldum. Daha önce evlendim. Erken çocuk sahibi olup, torunlarımı gördüm. Geç sayılmayacak bir yaşta emekli oldum ve emekli ikramiyemle üzerine az koyarak bir ev alabildim. Ben gençken daha yeşildi bu ülke. Bu kadar insan ve otomobil kalabalığı da yoktu.” O vakitler bunu yaşı ilerleyen çoğu bireyin geçmişine duyduğu nostaljik, romantik bir özlem olarak değerlendirmiştim.

İsimler vermeyi, kategorileştirmeyi pek sevdiğimiz, yaşlara veya belli dönemlere göre ayırdığımız kuşaklar bugün çoğu yetişkinin hiç tahmin etmediği, kendi yaşamından bilmediği kaygılara sahipler. Her ilde en az bir üniversitenin ve yükseköğretime kayıtlı sekiz milyona yakın öğrencinin bulunduğu günümüzde, her üniversite bölümü binlerce, hatta bazıları on bin üzerinde mezun veriyor. Üniversite eğitiminin asıl amacı tartışmaları süre dursun, büyük bir çoğunluğun entelektüel seviyesini artırmak, bilim yapmak ve benzeri sebeplerle değil, meslek ve iş sahibi olabilmek amacıyla üniversite kapısını aşındırdığını biliyoruz. Ülkemizde hiçbir sektör yok ki her yıl binlerce mühendise, psikoloğa, avukata veya sağlık lisansiyerine iş imkânı sağlayabilsin. “Diş hekimleri asgari ücrete mahkûm” manşetleri bir yanda, sosyal medya platformlarında “doktora öğrencisiyim, pazarda çalışıyorum” videolarıyla, “yüksek lisans mezunu işsizler ordusundan bir arkadaşınız olarak kitaplarımı satıyorum” paylaşımları diğer yanda. Biz yetişkinlerin ise gençlerin gelecek kaygılarını anlamak ve onlara çözümler sunmak yerine, içi boş umutlarla günü geçirmeye çalıştığımız ortada.

“Siz kılınızı kıpırdatmadığınız için olmuş tüm bunlar. Nasıl göz yumdunuz, razı geldiniz. İtiraz etseydiniz, ses verseydiniz” diyerek benden büyükleri olup bitenden sorumlu tuttuğum yaşlara geldim sayılır. Çocuğumla yakın gelecekte yapacağım olası tartışmaların ve benden büyüklerle geçmişte yaptığımız konuşmaların konu başlıklarının aynı olması olasılığı yüreğimizi dağlıyor. Çevre sorunları, gelir ve eğitim eşitsizliği, toplumsal refah, ayrımcılık ve haklar... Hele ki son günlerde salgın nedeniyle, eşit olmayan koşullarına rağmen gençleri mahkûm ettiğimiz, öğretmeninden öğrencisine kimsenin memnun olmadığı uzaktan eğitim bile içinde bulunduğumuz süreci özetlemeye yeter.

Bir emekli maaşının ödenebilmesi için en az üç veya dört çalışanın devlete vergi ödemesi gerektiği, bu sebeple emeklilik sisteminin çökebileceği, çözüm olarak daha çok çocuk yapmamızın istendiği ve emeklilik yaşının da yetmişe çıkarılmasının konuşulduğu bir dönemde bırakalım gençleri, benim bile geleceğe dair kaygılarım için umuttan fazlasına ihtiyacım var. Yüzyıllar boyu aynı dertleri dert eylemiş dostlara sığınıyorum, sanata ve en çok da edebiyata.

***

Havasız koğuşlara alışılır

Yatılır of demeden hücrelerde

Hiçbir şey öldürmez insan yüreğini

Öldürür eğilmek bir ekmek uğruna

Üç kuruşluk adamlar önünde

***

Her geçen gün “iş arıyorum” paylaşımlarını daha fazla gördüğüm sosyal medyayı açıyorum. Ekranda bir haber, “Ekonomik kriz yok, işsizlik yok, iş beğenmiyorlar.” Ah o anne babalarımızın kulaklarımızdan silinmeyen sesleri, “Senin yerinde olmak istemezdim.” Çocuklarımıza aynı cümleleri kurmamak için sarılıyorum kaleme.

Şiir: Metin Demirtaş

*Özgün Ergin, 1983 yılında doğdu. Mersin Üniversitesi Psikoloji lisans, Dokuz Eylül Üniversitesi Aile Eğitimi ve Danışmanlığı alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Deneme yazıları, öykü ve şiirleri çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı. Evli ve bir kız çocuk babasıdır ve İzmir’de yaşamını sürdürmektedir.