Neden “Haziran’da Ölmek Zor” der şair Hasan Hüseyin? Nâzım’ın ölümüne dayanamaz, katlanamaz. Sesini şiirin dizelerinden haykırır.
uy anam anam haziranda ölmek zor!
Haziran hep o güzel insanları çağrıştırır bize. Yaşar Kemal’in “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanının giriş ve sonuç bölümünde yer alan sözü çınlar kulağımızda: "O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık."
O güzel insanlar; o iyi, aydınlanmacı, yurtsever, duyarlı güzel insanlar neden erken gittiler ola?
Dün olduğu gibi bugün de sanki öte yakada çok işleri varmış gibi ivedilikle, tez vakitte.
***
Evet Hasan Hüseyin, şiirin büyük ustası, Nâzım’ın ölüm haberine o nehir şiiriyle güller yağdırır:
Yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 Haziran '63'ü
bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
Nâzım ustanın
Haziran kolay aylardan değil. Yaz sıcakları kendini duyumsatırken, ölümler de sanatın, yazının üstüne üstüne yağar.
Yeniden anımsayalım, analım o yazın emekçilerimizi:
Orhan Kemal, Ahmed Arif, Ahmet Haşim, Cahit Irgat, Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç, Peyami Safa, Ahmet Muhip Dıranas, Halide Nusret Zorlutuna, Necati Zekeriya, Tahir Alangu, Hasan İzzettin Dinamo, Cahit Külebi, Tahsin Saraç.
***
Bugün 3 Haziran; 1963 yılı 3 Haziran’ına sararsak filmi, Nâzım Hikmet’in sonsuzluğa göçüşünün öyküsü başlar!
Ben bir insan, ben bir Türk şairi Nazım Hikmet ben tepeden tırnağa insan tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret.
Diye seslenen bir şairin ölümünün üzerinden bu yana 63 yıl geçmesine karşın, düşüncesinin, toplumsal duyarlığının, toplumcu gerçekçi duruşunun, aydınlanma savaşımının ne denli önemli, anlamlı, değerli olduğunun ayrımına daha çok varıyoruz, kavrıyoruz.
Onu vatan hainliği ile suçlayanlara karşı yazdığı ünlü “Vatan haini” adlı şiiri bugün de dünkü kadar diri, yıpranmamış:
Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Ülkemizde bugün de yaşananları duydukça, okudukça,gördükçe değişen çok şey olmadığına tanık oluyoruz. Nâzım, o gün yaşadıklarını, tanık olduklarını ileri görüşle bugüne de taşımış sanki.
“Dünyanın En Tuhaf Mahluku” şiirini 1947’de yayımladığında sanki toplumsal gelişimden çok da umutlu olmadığının ayrımındadır.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!