Kaybedenlerin hikayesini anlatıyor

İzmirli keman virtüözü Özlem Göncü, bir ailenin kadınlarının, peşlerine takılan habis travma ile mücadelelerini anlattığı ilk romanı Aynadaki Azazil'den sonra yine kaybedenlerin hikayesine odaklandığı Dört Mevsim'le çıktı karşımıza. Özlem Göncü ile edebiyat yolculuğunu ve Dört Mevsim'i konuştuk.

Kaybedenlerin hikayesini anlatıyor

Röportaj/ SİNAN KESKİN

İzmirli keman virtüözü Özlem Göncü 6 yaşında başladığı müzik kariyerini 24 yıl boyunca kesintisiz sürdürdü. Yaşadığı sağlık problemi ve 'detaylarını belki sonra anlatırım' dediği mobbingler nedeniyle profesyonel müzik kariyerini noktaladı. Kemanı bırakıp eline kalemi aldığında başlarda vicdan azabı çekse de sonradan yazmak en büyük tutkusu haline geldi. 24 yıl boyunca müzikle iç içe yaşayan Göncü artık notalarla değil kelimelerle beste yapıyor.

Göncü, Konya’nın kendine has, özel bir tarihe sahip olan yerleşim yeri Sille’den Atina’ya uzanan bir ‘mübadele öyküsü’ olan ilk romanı Aynadaki Azazil'de bir ailenin kadınlarının, peşlerine takılan habis travma ile mücadeleleri ile çıkmıştı okuyucunun karşısına. Göncü, bu defa 1900'lü yıllarda Edirne'de geçen ve yine kaybedenlere odaklandığı Dört Mevsim ile çıktı karşımıza.

“Muktedirlerin hikayelerine yeterince maruz kalıyoruz zaten. Her an, her saniye üzerimize boca ediliyor. En azından edebiyatta kaybedenlerin sesine yer verebilmeliyiz” diyen yazar Özlem Göncü ile edebiyat yolculuğunu ve Dört Mevsim'i konuştuk.

İlk kitabın Aynadaki Azazil, kısaca özetlemek gerekirse, üç kuşak kadının birbirinin içine giren öykülerini de barındıran bir göç hikayesiydi. İkinci kitabın Dört Mevsim'de bu defa hangi coğrafyada hangi zamanda bir hikâyenin içinde olacağız?

Aynadaki Azazil’de kaybedenlerin hikayesini anlatmıştım. Bir ailenin kadınlarının, peşlerine takılan habis travma ile mücadelesini.

İkinci romanımda da yine kaybedenleri dert edindim. Muktedirlerin hikayelerine yeterince maruz kalıyoruz zaten. Her an, her saniye üzerimize boca ediliyor. En azından edebiyatta kaybedenlerin sesine yer verebilmeliyiz. Gerçek edebiyatın her zaman kaybedenlerin hikayesini anlattığını söyleyen Umberto Eco ile hemfikirim özcesi.

Senin soruna dönecek olursak Dört Mevsim 1900’lü yılların başlarında Edirne'de geçiyor. Bu romanı yazabilmek için pek çok kereler şehri ziyaret ettim. Fotoğraflar çektim. Sokaklarında gezdim. Şehrin ruhuna dokunabilmekti amacım.

En çok ilgimi çeken yer ise bimarhane oldu. Oldukça etkileyici bir atmosferi olduğunu söylemeliyim. Buranın tarihini araştırırken Evliya Çelebi’nin seyahatnamesi çıktı karşıma. Bimarhanedeki hastalarının tedavisinde müzikten de faydalanıldığını söylüyordu.

O noktadan sonra hikaye zihnimde şekillenmeye başladı. Akıl hastalarının kapatıldığı bu dört duvara dayadım kulağımı. Ve sırlarına ortak oldum.

Kitabı yazmaya başlamadan önce kaynak taraması yaptım. Okumalar, not almalar… Epey uzun sürdü bu kısım. Dersimi sıkı çalıştım. Çatışma sahneleri, ezoterik ayin sahnesi, müzikle kelimeleri birleştirdiğim pasajlar… Her biri için fazlasıyla mesai harcadığımı söyleyebilirim.

Mesela doktor Sokrat karakteri… Elime geçen birkaç evrakta yollarımız kesişti. Sonrasında hikayemde nefes alıp veren birine dönüştü. Kolağası Akif de aynı şekilde. Ben onları değil, onlar beni buldu. Ve anlatıcı olarak seçti.

“Yazar roman yazarken yaşayan insanlar yaratmalıdır, karakterler değil, insanlar” diyen Hemingway şahane özetlemiş meseleyi.

Müzikle tedavi

Miryam'ın işittiği, hissettiği ve hatırladığı şey okuyucuyu nasıl bir yolculuğa çıkarıyor?

İnsan ruhunun derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz Dört Mevsim’de. Miryam’ın ve diğerlerinin bimarhanede kesişen hayatlarına tanıklık ediyoruz. Odak noktam ise müziğin şifa veren gücü.

Kitabın bazı yerlerinde kelimeler ile beste yapmayı denedim diyebilirim. Oldukça heyecan verici bir tecrübeydi benim açımdan.

Bunun yanı sıra başka mikro hikayeler de kendiliğinden eklendi. Örneğin politik gerilim unsurları… Romanın II. Abdülhamid döneminde geçtiğini düşünecek olursak kaçınılmaz bir durumdu. Tabii başka sürprizler de var okuru bekleyen.

Şunu da belirtmeliyim. Müzikle tedaviyi odağına alan bir çalışma olduğu için edebiyatımızda türünün ilklerinden.

Müzik kariyerin oldukça başarılı. Konserler, albüm kayıtları, müzik eğitmenliği... Müzik ile bu kadar iç içeyken yazmaya nasıl zaman buluyorsun? Bununla bağlantılı olarak, anlatmak istediğin hikayeler için müzik yeterli gelmiyor mu?

Keman ve müzik on sene öncesine kadar hayatımın vazgeçilmeziydi. Sonrasında bir kırılma yaşadım. Uzaklaştım sahneden. Hem sağlık sorunları hem mobbingler yaşadım. Yakın çevrem de dahil pek kimseye anlatmamışımdır maruz kaldığım travmanın boyutlarını. Bir gün bu konuda da yazarım belki. Kim bilir?

Sahne büyülü bir mekandır seyirci için. Lakin sahne arkasında zorluklar bekler sanatçıyı. Rekabet, hizipleşme… Gücü elinde tutan kişi veya kurumların doğruları ile ters düşecek olursanız vay halinize. Sanatçı olduğunu iddia eden bir takım “naif diktatörler” ile yolum kesişti ne yazık ki. Ben de dümeni edebiyata kırmaya başladım yavaştan.

Sanatsal üretim bir çeşit bağımlılıktır. Bir kere tadını aldınız mı vazgeçemezsiniz. İliğinize, kanınıza işler. Benim hikayemde de böyle oldu. Sahnenin yerini yazı masam, kemanın yerini kalemim aldı.

Edebiyata sığındım

Bir röportajında, yazarken içindeki coşkuyu dizginlediğini söylüyorsun. Bunu neden yapıyorsun? Yazma ihtiyacı içindekini dökmek değil midir?

Oldukça önemli bir noktayı yakalamışsın. Dediğin çok doğru. Yazarak dökeriz içimizde ne var ne yoksa. Yüzleşiriz, kenarlarımızı törpüleriz, yaralarımızı sağaltırız. Bunların hepsini, hatta daha fazlasını borçluyuz edebiyata.

Her insanın sığındığı düşsel bir liman vardır. Benim sığınağım uzun zamandır edebiyat. İnsanlar arasındaki güçlü iletişim bağlarının şifa veren bir yanı vardır bence. Önceleri kendimle, toplumla, kainat ile bağımı müzik üzerinden kuruyordum. Yazmak da bu anlamda muhteşem bir şifa bulma/dağıtma gücüne sahip.

Lakin hayatın her alanında olduğu gibi edebiyatta da denge, iç ahenk önemli. Roman yazarken karakterleri eşit düzeyde sevemeyebiliriz. Bazılarına daha yakın hissederiz kendimizi. Tutkuyla sahip çıkmak isteriz. Daha coşkulu akar kalem. O zaman da metnin dengesi bozulabilir. Bahsettiğin röportajda kastettiğim tehlike buydu.

‘Senfonik bir eser bestelemekle roman yazmak arasındaki benzerliği keşfettim’ diyorsun. Bu benzerliği biraz açar mısın?

Tabii ki. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; roman yazarken işitsel yeteneğimden epeyce faydalanıyorum. Yazım sürecinde yazdıklarımı sık sık yüksek sesle okurum. Kulağımı tırmalayan bir kelimenin tüm gün kafamda dönüp dolaştığı olur. Müzikal eserlerin icrasında kötü performanslar kulağı tırmalar. Edebi eserlerde ise uyumsuz söz öbekleri zihin tırmalayıcı olabiliyor.

“Kötü diyalog, kötü akort edilmiş bir müzik aleti gibi kulağı tırmalar” diyen Stephen King’in de dediği gibi.

Gelelim senfonik eser bestelemekle roman yazmak arasındaki benzerliklere. Her ikisinde de yapıyı çok sağlam inşa etmek zorundasın. Senfonik eser bestelerken her bir çalgı grubuna özgü ezgisel/armonik yapı oluştururuz. Tüm bu gruplara ayrı ayrı yazılan partiler bir araya toplandığında partisyon ortaya çıkar. Burada bir kıvam tutturmanız gerekiyor. Partisyon kendi içerisinde tutarlı olmalı. Ahenk kurmanız şart.

Romanda da aynı prensipler geçerli. Karakterlerimizin her biri kendi içinde özgün ve tutarlı olmalı. Tüm bu karakterleri bir araya getirdiğimizde ise metni estetik kılabilmeliyiz.

Kemanın kalemini, kalemin kemanını kıskanmıyor mu? Yazarken müziğe, çalarken kalemine haksızlık yaptığını düşündün mü hiç?

Açıkçası bu soruyu ben de zaman zaman sordum kendime ve halen de soruyorum. Altı yaşında başlayan müzik yolculuğum yirmi dört sene kesintisiz sürdü. Kemanı bırakıp kalemi elime aldığım zaman vicdan azabı çektim ilk başlarda. Onca senelik kadim bir dosta ihanet eder gibi hissettim.

Ama inkar edemeyeceğim bir gerçek var. Yazma eylemine büyük bir tutkuyla sarılıyorum. Müzik ve edebiyat arasındaki dengenin kalem lehine bozulduğunu söyleyebilirim rahatlıkla.

Muhtemelen masanda yazılmayı bekleyen, belki de yazılmaya başlayan, yeni bir hikâye vardır. Bununla ilgili bir ipucu vermek ister misin?

Beni oldukça heyecanlandıran bir hikaye var aslında. Şu sıralar üzerinde düşündüğüm, zihnimi meşgul eden bir mesele ete kemiğe bürünmeye başladı. Tabii henüz taslak aşamasında. Kaynak taramaları, okumalar yapıyorum. Evirip çeviriyorum zihnimde. Başını yavaş yavaş kaldırmaya başlayan karakterlerim ile sohbet ediyorum.

Hikayenin ana aksı akıl-kalp arasındaki gerilim hattı ile ilgili diyebilirim. Şimdilik bu kadar tüyo yeterli bence.

Özlem Göncü kimdir?

1980’de İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı Keman Bölümü’nden mezun oldu. Pek çok solo konser verip yurt içi ve yurt dışı oda müziği, orkestra konserlerinde yer aldı. Kalan Müzik, Özlem Taner (Türkmen Kızı), Hakan Yeşilyurt (Eftelya), Seyhan Müzik, Hilmi Yarayıcı (Sevdadan Yana), Beyoğlu Metropol Yapım, Salkım Söğüt 2 ve Kazım Koyuncu'nun (Hayde) albümlerinin stüdyo kayıtlarında, Zülfü Livaneli ve Erdal Güney'in bazı konserlerinde yer aldı. 2003 yılında Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası'nın açtığı sınavı kazanan Göncü, bu kurumda 2003-2008 yılların arasında kadrolu 1. keman devlet sanatçısı olarak görev yaptı. 2010 yılının şubat ayında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisansını tamamladı. 2016'da yazarın ilk romanı olan Aynadaki Azazil yayınlandı. Göncü'nün ikinci romanı Dört Mevsim ise bu yılın başında okuyucuyla buluştu.

Güncelleme Tarihi: 14 Haziran 2021, 10:45
YORUM EKLE