İzmir’den körfeze bakmak ile körfezden İzmir’e bakmak arasında epey fark vardır. Bu farkları görmenin biçimleriyse çeşit çeşit. Denize jilet gibi serilmiş pırıl pırıl öğle güneşi, arada yüzüne düşen martı gölgeleri ve kıyı sınırlarında başlayan kent silueti; İzmir’i farklı açılardan düşünmek için insana geniş anlamlar sunar. Ancak bu görme biçimlerinin başında, hayatını denize adamış insanların portreleri bulunur. Tenleri kavruk, ak saçları deniz tuzunda kurutulmuş, şekillenmiş. Huyları, haşır neşir oldukları körfeze benzer türden adamlardır.
Bu denizde doğmuş, denizle yoğrulmuş insanların yaşam alanlarından birisi de İnciraltı Balıkçı Barınağı. Yıllardır irili ufaklı her renkten tekne, çevresinde her geçen gün büyüyen kente rağmen, burada, suyun üzerinde sakince yaylanır durur.
BUNLAR ASLINDA FABRİKANIN İŞLERİ DE…
Kıyıdan denizin içlerine kadar uzanan eski tahta iskelelerin üzerinde kediler dolanıyordu.
Barınakta gezerken, üzeri naylon muşamba ile kapatılmış bir kulübe ilişti gözüme. Önünde küçük beyaz bir masa üzerindeyse yıpranmış bir baston duruyordu. Masanın başındaysa Çukurovalı Şadan. Yanına gittiğimde henüz uyukluyordu. Üzerinde ütülü kareli gömleği ve oraların pamukları gibi beyaz saçlarıyla, elleri masada kenetli, rüya görüyordu sanki. Yanına gittiğimde gözleri, elden kaçıp giden balıklar gibi, canlandı. Biraz hoş beş sohbet derken konuyu bizim körfeze ve denizciliğe getirmeyi sonunda başardım.
“Ben denizin içine doğdum, denizde de öleceğim. Yaş oldu seksen üç. Zamanında uzun metraj düşünmediler. Kaldır at denize, deniz sanki çöplük! Bunlar aslında fabrikaların işleri de... Şimdi hangi fabrika arıtma yapar hangisi yapamaz bilemezsin. Devlet gidip bunları tespit ederse ne ala! Ama bu sefer de yirmi otuz kişi işten çıkartıyor fabrika. Şimdi ona mı acıyacan denize mi, hadi bakalım buyur buradan bak.”
“Körfez çok değişti. Yukarıdan temizlik yapıyorlar ya gemilerle, çamur götürüyorlar. O, bayağı balığı sekteye vurdu. Yuvayı bozuyor, dip canlılığını bozuyor. Artık sardelyayı arama, hamsiyi arama. Burada Lidaki, Levrek, Kofana bir de tek tük İzmarit.”
“Eskiden daha mı bereketliydi?”
Sağ üst kolunun yarısından parmağıyla bir çizgi çekerek:
“Eskiden ha şu kadar Kupesler çıkardı buradan. Oturduğun yerden atsan balık yakalardın. Şimdi nerede o günler… Oltacı gidiyor evine, ağcı ağ atıyor. Ağcı gidiyor evine ertesi gün yine oltacı. Deniz dinlenmiyor! Yahu balık türemez mi? Bu da bir Allah’ın canlısı değil mi? Sen neden küçük küçük balıkları tutup durursun o zaman?”
“Su nasıl bu hale geldi?”
“Önceden İzmir’in içinde ben diyeyim elli sen de altmış tane lağım vardı. Ama bunlar suya dokanmıyordu. Çünkü su alt ediyordu o pisliği. Şimdi bir yağmur yağsa, İzmir’in içinde ne kadar pislik varsa hepsi gelir denize dökülür. Ağır olan aşağı batıyor tabaka oluyor, hafif olanlar da su yüzeyinde kalıyor. Hem nasıl biliyor musun, günde değişiyor deniz. Rengini inan ki bilmiyorum nerden alıyor, bir bakıyorsun bir kara su dipten geliyor. Bir bakıyorsun tertemiz, al eline bardakla iç!”
Körfezin bereketi İzmirliyi her zaman doyurmuştur. Balık çeşitleri saymakla bitmez. Bunlardan başlıcaları; Küpes, Patlakgöz Mercan, Tırsi, Tombik ve İzmarittir. Bu deniz balıklarının avlanması ise meşakkatli, ancak İzmirli balıkçıların yıllardır alışagelmiş yöntemleri ile yapılmaktadır. Örneğin, parakete isimli ve bir beden üzerinde çok sayıda kösteğe bağlı iğneleriyle yapılan avcılık türü vardır. Balığa çıkmadan önce, genelde bir kulaç boyunda misinalara takılan köstekler, bir ana misinaya her dört kulaçta bir tek tek, balıkçıların hem ince iş görmeye marifetli hem de güç gerektiren işleri yapabilen elleriyle, bağlanır. Tabii üzerine bu kadar titrenen körfezin bugünkü hali pek de iç açıcı değildir. Bereketli İzmir körfezi ve onun çocukları sayılan balıkçıların, başı son iki yıldır bir ‘hayaletle’ fena halde dertte.
BİR KAŞIK SUYA AÇIK DENİZ KARIŞIRSA NE OLUR?
Şadan abinin yanından ayrılır ayrılmaz, iskelenin en ucunda, karavandan bozma bir çay ocağına doğru yollandım. Oradakiler önce bir baktılar suratıma. Derdimi anlatınca da ‘Arap Recep’i işaret ettiler. Yolun ilerisinde ufak bir barakada, koca sedirin ortasında oturan, ufak tefek bir adamdı karşılaştığım Recep. Yanına vardığımda kendimi hararetli bir sohbetin ortasında bulmuştum:
-Balık satılmıyor Ahmet!
-Daha dur bakalım Recep abi, herkes sardı; karadaki, denizdeki… kimse yasak dinlemiyor ki!
-Aslında zamanı geliyor da... Bir de Turan tarafında herhalde zehirleme yaptı. Oranın zehrinden, balık Göztepe taraflarına fırladı. Millet kaçanı tutuyor, kaçamayan balık da Turan’da kıyıya vurdu işte. Bu iki senedir balık ölümleri baya hızlandı.
-Soykırıma doğru gidiyor bu işin ucu.
-Üç gün üst üste kıpkırmızı su! Mikroplastik dedikleri yok mu, o yol gibi yine. Bu atık illeti hayalet gibi körfezi turluyor. Önüne çıkanı boğup boğup atıyor. Çöktü Turan tarafına, olduğu gibi bitirdi orayı. Akıntıyla bu tarafa doğru dönecek, körfezden çıkana kadar iki ay uğraştıracak bizi. Foseptiğin halt yemesi hep.
Bir ara bir sessizlik oldu da benim de kendimi tanıtma fırsatım oldu. Ben kendimi tanıtınca, Recep abi de kendi dünyasında yaşananları anlatmaya koyuldu:
“Hiç aklına gelmeyecek balık yumurtaları, yavruları var burada. Sinavriti, Mercanı, Granyozu, Lüferi, Antenli Mercan yavruları… Buranın Dil Balığı simsiyah olur mesela. Başka bir yerde bulamazsın, kalın etli olur. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan mavi kuyruklu karides var, ışıl ışıl parlar kuyruğu… Şimdilerde buradan yeni bir kanal açmaya çalışıyorlar. O kanal açılırsa bu suyun sıcaklığı değişir, bu körfezdeki yuvaların hiçbiri kalmaz. Bir kaşık suya açık denizi karıştırırsan, körfezin huyunu da değiştirirsin.”
Körfez’in sıcaklığı aşağı yukarı 19 derecedir. Normal şartlarda kışın 17’lere yazın ise 20’lere çıkar. Haliyle bu sıcaklık, her yıl üreme sezonunda, yeni yavrulara da sıcak bir yuva olur. Ben bunları düşünürken, Recep abi biraz sessizliğe büründü, yüzü karardı. Derin bir nefesin ardından devam etti:
“Balık ölümlerinin iki türlü nedeni var. Bir tanesi, en belalısı, arıtmanın burun tarafına yapılmış olması. Arıtmanın çıktığı yer, körfezin çıkışına doğru yapılsa, orada su altmış metrelere kadar çıkıyor, bu pisliği su orada boğar. Burunlar yani denizin altındaki tümsekler, arıtmaları tümseklerin içine yaptılar. Dış tarafına yapmış olsalardı eğer, pislik lebideryada kaybolurdu. Geceleri bir salıyorlar pisliği, bütün kıyıyı koku sarıyor. Sonra mikroplastikler geliyor. Suyun üstü asfalt gibi oluyor. İkinci neden, suyun içinde yıllardır biriken insan pislikleriyle dört metreye bir tortu oldu. Petrol gibi kara, elden çıkmayan bir şey. O, zaman zaman sıcakların etkisiyle gaz yapıp patlıyor. Oksijenin bitmesinin en büyük sebebi de bu.”
Barınaktan ayrılırken bir hüzün sardı beni. Yaşananlara dışarıdan bakmak ile içeriden bakmak birbirinden ayrı iki haldi. Bir yandan denizin kokusundan şikayetçi, temizlik bekleyen şehir insanı. Öteki yanda özensiz temizlik çalışmaları, fabrikaların ve şehrin çöpleriyle baş etmeye çalışan deniz insanı. Denizini öldüren bir kent.