Hayatımız çizginin ucundaydı

Çizer Yazar Hasan Karaca, “Ressam olursan aç kalırsın, iktisat okursan vali bile olabilirsin! tezi sanırım sadece bana sunulmamıştır. Bu öyle güçlü psikolojik baskı oluşturan bir tez ki, yanlış trene bindiğini fark eden ama inmeye cesaret edemeyen mutsuz yolcularla dolu dört bir yanımız” diyor.

Hayatımız çizginin ucundaydı

Ropörtaj/ Sinan KESKİN

Yanlış trene bindiğini fark edip inme cesareti gösteren nadir insanlardan biri Hasan Karaca. Karaca, ülkemizde hemen hemen her gencin yaşadığı 'mahalle baskısı'nın etkisiyle hayallerini bir kenara koyup istemediği bir mesleğin eğitimini almaya başladı. Ancak onu binlerce gençten ayıran, yanlış trende yanlış yöne gittiğini fark edip kendi trenini bulması oldu. Hacettepe Üniversitesi G.S.F. Grafik Bölümü'nü bitirdikten sonra bir süre reklam ajanslarında çalışan Karaca, sonrasında çocuk kitapları resimlemeye başladı. Bu süreç onun içindeki yazma tutkusunu da yeniden ortaya çıkardı. Karaca bir yandan çocuk edebiyatının sevilen yazarlarının kitaplarını resimlerken bir yandan da Asansör Köpekleri'ni hem yazdı hem resimledi.

Yakın bir zamanda bir gençlik romanı ile okurunkarşısına çıkmay hazırılanan Hasan Karaca ile çizginin ucundaki hayatı, çizerlik ve yazarlık serüvenini konuştuk.

Hasan Karaca çizmeye ne zaman ve nasıl başladı? Sizi çizmeye iten şey neydi?

Herkes gibi ben de resim çizmeye çocukken başladım. Aslında bir çok sanat dalıyla çocukluğumuzda oyun olarak tanışırız. Bu işin güzel ve doğal yanıdır. Fakat büyüdükçe yetişkinler tarafından budanırız. Oyunları yetkin sanatsal eyleme dönüştürecek bilinçten yoksun olduğumuzdan, büyüdükçe çevre kültürün revaçtaki enstrümanlarına yöneliriz. İşte ben bu büyüme evresinde ait olduğum topluluğun gözde enstrümanlarında başarılı olamadığımdan resim çizmeye devam ettim. Oyun olarak başladığım eylem kendimi ispat etme çabasına dönüşmüştü. Ama ne yazık ki bu eyleminize değer verip sizi yönlendiren bir etken yoksa gelişmeniz pek mümkün değildir. Kendimi bulma yolunda aldığım ilk darbe, beni sanat eğitimi yerine iktisat eğitimine yönlendiren öğretmenim tarafından vurulmuştu. 'Ressam olursan aç kalırsın, iktisat okursan vali bile olabilirsin!' tezi sanırım sadece bana sunulmamıştır. Bu öyle güçlü psikolojik baskı oluşturan bir tez ki, yanlış trene bindiğini fark eden ama inmeye cesaret edemeyen mutsuz yolcularla dolu dört bir yanımız. Ben o trenden atlayıp Hacettepe Üniversitesi G.S.F. Grafik Bölümü'nde aldım soluğu ve böylece başlamış oldu profesyonel tasarımcı hayatım.

Hayatı çizginin ucunda görmek nasıl bir duygu?

Grafik tasarımcı olarak ajanslarda çalışmaya başladığımda, reklamcılık dediğimiz şeyin kendisi çizginin ucundaydı adeta. Bilgisayarların ve dijital baskı yöntemlerinin olmadığı yıllarda hemen hemen her şey elde yapılıyor, üretimin çoğu çizim yeteneğine dayanıyordu. O yıllarda gerçekten hayatımız çizginin ucundaydı. Ama gelişen teknoloji yavaş yavaş çizerlerin yerini aldı. Bunu trajik bir şey olarak söylemiyorum. Bu doğal bir değişimdi. Biz de bu değişime ayak uydurduk ve üretim biçimimizi değiştirdik. Artık hayatımız çizginin ucunda değil, farenin sırtındaydı. Reklam grafiğini bırakıncaya kadar fareyle olan ilişkimiz devam etti. Ara sıra yine ona işim düşüyor ama artık kalemle daha yakınız. Tabii zamane kalemi, dijital.

İlk resimlediğiniz kitap hangisiydi? Proje size nasıl geldi?

Benim reklam grafiğini bırakıp edebiyat çizerliğine geçişim yazar Dilge Güney ile tanışmamla oldu. Kendim için yaptığım küçük karalamaları görünce birlikte resimli çocuk kitabı yapmayı teklif etti. Böylece kalemi elime tekrar aldım ve ilk kitabım olan 'Peribacasının İçinde Ne Var?' ortaya çıktı. Ve uzun yıllar ihmal ettiğim içimdeki çocuk tekrar canlandı. Bu işle daha yoğun ilgilenebilmek için çalıştığım işten ayrılıp Çocuk Ağacı Akademisi Anaokulu'nda çocuklarla çalışmaya başladım. Büyüklerin maalesef parayla kirlenmiş dünyasından çıkıp, çocukların tertemiz ve sevgi dolu dünyasına girince yeniden doğmuş gibi oldum. Artık onlarla yaşıyorum, onlar için yazıp çiziyorum.

Bugüne kadar kaç kitap resimlediniz? Hangi yazarlarla çalıştınız?

Sanırım yeni çıkacak kitabımla birlikte 12 olacak. Söylediğim gibi bu işe Dilge Güney ile başladım. Handan Gökçek, Nalan Yılmaz, Özlem Tezcan Dertsiz, Tufan Çapar, Suat Çağlayan, Gülümser Şimşek gibi dost yazarlarla çalıştım. Kitap resimlemesi yanında pek çok kitaba kapak çalışması yaptım. Bu işte iletişim ve karşılıklı güven çok önemli. Eğer yazar size güvenip kendini teslim ediyor ve sizi özgür bırakıyorsa sonuç çok daha iyi oluyor. Ben bu yüzden dostlarımla çalışmayı seviyorum. Yayıncımız Levent Salıcı’nın yarattığı aile ortamında zevkle çalışıyoruz.

Resimlemekten en keyif aldığınız kitap hangisiydi?

Hepsiyle farklı deneyimler yaşadım aslında. Her birinde yeni şeyler keşfettim, farklı tarzlar denedim. Heyecanlı tarafı biraz da bu aslında. Hep arıyor olmak. Yeni bir şeyler yaratmak. Her öykü kendine uygun bir çizgi istiyor ve onu buluncaya kadar aramanız gerekiyor. Ve bu uçsuz bucaksız bir dünya.

Çizerliğinizin yanında yazmaya da yöneldiniz. İlk yazdığınız kitap hangisiydi?

Aslında yazma eylemim de çizme eylemim kadar eskiye dayanır. Çok genç yaşlarda yazma denemelerim olmuştu, aynı nedenlerden dolayı o yönüm bir türlü yeşermemişti. Daima anlatmak istediğim öyküler vardı kafamda. Bu dünyaya girdikten sonra ne mutlu ki Nevzat Süer Sezgin’le tanışma şansım oldu. Yakın Kitabevi'nde Çocuk Edebiyatı Atölyesi yapıyordu. Yazarların dünyasına tanıklık etmek için bir çizer olarak katıldım o atölyeye. Sonra kendi öykülerimi hem yazıp hem çizme fikri çok doyurucu geldi. Böylece yazmaya da başladım. İlk kitabım Asansör Köpekleri. Sokak hayvanları ile ilgili çok şiddet haberleri duyuyorduk. Sanırım onlardan etkilendiğim için çıktı ortaya. Her ne kadar çocuk kitabı yapsam da herkesi ilgilendiren genel konuları seçmeye çalışıyorum. Asansör Köpekleri sadece sokak köpeklerini sevelim, onların da yaşam hakları var demiyor. Teknoloji ile olan ilişkinin sorgulanması, sorunlara en doğal çözümlerin bulunması, engellilerin günlük yaşamdaki engellerini dert edinmek ve çözüm üretmek gibi pek çok yan ileti içeriyor. Çünkü tüm bu basit gibi görünen olgular konusunda bile maalesef toplum olarak çok geriyiz. Teknolojiyi üretmek yerine sadece tüketen, onu sorun çözme aracı olarak değil de tatmin olma aracı olarak kullanan, hayvan sevgisini sadece evcil hayvan beslemek olarak algılayan, hepimiz potansiyel bir engelli adayı olmamıza rağmen engellilerin sorunlarını görmezden gelen bir toplumuz. Bir toplumu değiştirmenin zor olduğuna inanıyorum. Özellikle bizim gibi bilgi toplumu olmayan toplumlarda insanlar yirmi yaşına gelmeden kendilerini sabitliyorlar. Yaşamın tüm sorularını çözdüklerini, her şeyi keşfettiklerini, öğrenilecek her şeyi öğrendiklerini zannediyorlar. Bu durum üniversite mezunu bile olsa değişmiyor. Çünkü eğitim sistemimiz sorgulamayı değil ezberlemeyi öğretiyor.

Yeni basılacak kitabım ‘Balık Kentin Kaçakları’nda da yine tüm zamanların ve mekanların hüzünlü, acılarla dolu öyküsü olan mülteci sorununu konu aldım. Bir çocuk kapınızı çaldığında ona nereden geldiği, neden geldiği, nereli olduğu, hangi dinden, hangi ırktan olduğu sorulmaz, içeriye davet edilir ve sofraya bir tabak daha koyulur. Çocuklarımız bu duyguyla büyüsünler istiyorum, Ağustos böceğini soğukta açlıktan ölüme terk eden kibirli karıncaya dönüşmesinler diye.

Bir kitabı hem yazıp hem çizmek ile başka bir yazarın yazdığı metni resimlemek arasında ne gibi farklar var?

Bence ikisi bambaşka şeyler. Size resimlemek için bir öykü geldiğinde üzerinize düşen görev onu en iyi şekilde görselleştirmektir. Bir sanat ürünü tinsel ve maddi olmak üzere iki varlık alanından oluşur. Çizer olarak tinsel boyutuna bir dahliniz söz konusu değildir. Tüm inisiyatif yazardadır. Yani nereden baksanız bu bir iştir, eğer yazarı tatmin edemezseniz o iş yatar.

Oysa kendi kitabınızın oluşma süreci farklıdır. Onu üretirken sadece sözcüklerle veya sadece resimlerle düşünmezsiniz. İkisini birden düşünür, derdinizi anlatabilecek en iyi resmi ve en iyi kelimeleri harmanlarsınız. Bir kitaba başladığınızda sonunu asla tahmin edemezsiniz, bu heyecanlı bir yolculuktur ve sizi nerelere götüreceği hiç belli olmaz. Bu özgürlüktür ve sanatın en temel besini özgürce üretebilmektir. Üretme özgürlüğünün sonuçta sanatçı tutsaklığına dönüşmesi erklerin sanata bakışlarıyla ilgili politik bir sonuçtur. Kısacası yazar olarak bir öykü yazdım, şimdi çizer olarak da onu resimleyeyim diye bir şey yoktur, ikisi birlikte ilerler ve bunun hazzı hiçbir şeye benzemez.

Sanırım bir de ilk gençlik romanı denemeniz var hala üzerinde çalıştığınız. Romanın konusu nedir? Ne zaman yayınlanacak?

Bu konularda üretmeye başladığınızda, kafanız hep öykülerle ve kurgularla dolu oluyor. Gün içinde duyduğunuz bir söz veya gördüğünüz bir yüz beyninizde koca bir öyküye dönüşüyor. Hatta zihninizde onu bir roman, bir film olarak canlandırabiliyorsunuz. O sizin hayal gücünüz kadar büyüyor. Gençlik romanımın çıkış noktası da işte böyle bir büyümeydi. Balık Kentin Kaçakları’nı bitirdiğimde konunun kafamdan çıkmadığını fark ettim. Balık Kentin Kaçakları, denizin dibindeki gizli bir yaşam alanına ayakkabı boyacısı iki çocuğun yanlışlıkla girmesini ve başlarına gelenleri anlatıyor. Bu yaşam alanı nükleer veya kimyasal bir felakete karşı hayatta kalabilme amacını taşıyor. Orada yaşanabilecek olaylar, kimlerin hangi kişisel amaçlarla orayı kurduğu, orada bile nasıl bir sınıfsal farklılık amaçlandığı, bilimin nasıl kötü niyetlerle kullanılabileceği ile ilgili hikayeler canlandı zihnimde ve sonunda ilk gençlik romanına dönüştü. Gençlerle daha farklı sorgulamalar yapabiliriz. Bilim kime hizmet eder, dünyayı yaşanmaz hale getirirsek kaçabileceğimiz bir yer var mı, iyi veya kötüye kendi çıkarlarımıza göre mi karar vermeliyiz, içinde yaşadığımız ve bazen tümden kendimizi adadığımız sistemi ne kadar iyi tanıyoruz gibi sorgulamaların, gençlerin kendilerini bulmalarında ve daha iyi bir gelecek yaratmalarında etkili olacağını düşünüyorum.

Farklı alanlarda eser veren bir yazar-çizer olarak kendinizi en iyi nasıl ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Sanırım tüm hayatım boyunca kendimi en iyi çocuklara ifade edebildim. Onların diliyle, onlarla birlikte olabildiğim için olsa gerek her eylemime en güzel karşılıkları aldım. Paylaştığımız her anda onlar da çok mutlular ben de. Verdiğiniz sevgi, şefkat, emek tam olarak karşılığını buluyor çocuklarda. Onlar için üretmeyi onlarla yaşamı paylaşmayı çok seviyorum. Çocuklar benim en iyi arkadaşlarım.

Çizim serüveninizde sizi etkileyen özel bir isim oldu mu?

Süreç içerisinde beni etkileyen ve öykündüğüm tasarımcılar mutlaka oldu. Ama sanata bakışımı, hatta hayata bakışımı temelden etkileyen kişi felsefe hocamız Sıtkı Erinç'tir. Yakın zamanda kaybettiğimiz hocamı sevgiyle anıyorum.

Hasan Karaca Kimdir?

1965 Yılında Balıkesir’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Balıkesir’de tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde iki yıl okuduktan sonra, Hacettepe Üniversitesi G.S.F. Grafik Bölümü'ne geçti. Birinci sınıfın sonunda reklam ajansında tasarımcı olarak çalışmaya başladı. 1996 yılında İzmir’e yerleşti. 2017 yılına kadar İzmir’in en köklü ajanslarından olan Rekmar Reklam Ajansı’nda tasarımcı olarak görev aldı. 2017’den beri Çocuk Ağacı Akademisi Anaokulu'nda sanat öğretmeni olarak çocuklarla çalışıyor. Çocuklar için yazıp çizmeyi ve onlarla yaşamı paylaşmayı seviyor.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Nevzat Sürer Sezgin
Nevzat Sürer Sezgin - 4 hafta Önce

Hasan Karaca ülkemizde çok az bulunan çocuklar için düşünüp hissederek eser veren bir çizer ve yazar.Onun pek çok harika eserler yaratacağına inancım tam.

SIRADAKİ HABER