Farklılıklarımızı tanıtmalıyız

Enriko Filipuçi: Bizim ülkemiz cennet diye bir kalıp var. Her ülkenin cennet köşeleri var. Önemli olan o alanları koruyabilmek. Bırakın hava atmayı.

Farklılıklarımızı tanıtmalıyız

Röportaj/ Sinan KESKİN

Enriko Filipuçi, 200 yıldan fazla zamandır İzmir'de yaşayan, birçoğumuzdan daha fazla İzmirli Levantenlerin 5. kuşak temsilcisi. Ailenin kökeninde yüzde 50 İtalyanlık, yüzde 20 Hırvatlık, yüzde 20 Avusturyalılık, yüzde 10 da Rum Ortodoksluk olduğunu söyleyen Enriko, “Ama bütün bunların üzerinde Türk vatandaşıyız” diyor.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni 5. sınıfta bırakan ardından Dokuz Eylül Üniversitesi'nde İşletme ve Matematik eğitimi alan Enriko tam bir seyahat tutkunu. Bugüne kadar tam 108 ülke gezdi. Her biri 30 günden fazla süren bu seyahatlerin birçoğunu ise sırtında çantası tek başına gerçekleştirdi. Yurtdışı seyahatlerinin yanı sıra Türkiye'yi de karış karış gezen Enriko, bu tutkusunu birkaç yıl önce Kapadokya Meslek Yüksekokulu Turist Rehberliği bölümünü birincilikle tamamlayarak mesleğe dönüştürdü. Fransızca, İtalyanca ve İngilizce dillerinde profesyonel rehber olan Enriko, İzmir'de düzenlediği turlarla, İzmir'in kültürel ve tarihi mirasını en doğru şekilde tanıtımak için çalışıyor.

Bazı turizm acentelerinin bile bu toprakların Hristiyanlar için ne ifade ettiğini bildiklerini söyleyen Enriko Filipuçi ile seyahat tutkusunu, ülke tanıtımında yaptığımız yanlışları, İzmir'in tarihi ve kültürel değerlerinin nasıl heba edildiğini konuştuk.

Enriko öncelikle kısaca seni tanıyabilir miyiz? Kaçıncı kuşak Levantensin?

Atalarımız İzmir'e 1800'lerin başından itibaren yerleşmeye başlamışlar. 200 yıllık olduk yani. Önceleri Bayraklı, Karşıyaka ve Punto'da (Alsancak) yaşamışlar. 1990'lardan sonra hepsi Alsancak'ta toplanmış. Ben 1970 yılında Alsancak'ta doğdum. İtalyan Anaokuluna gittim. 6 yaşıma kadar çok net Türkçe konuştuğum söylenemez. Evde sürekli Rumca, İtalyanca ve biraz Fransızca konuşulurdu. Türkçe de konuşulurmuş ama ben ilginç bir şekilde konuşmuyormuşum. Hatta annem endişe ediyormuş, 'oğlum Türk okuluna gideceksin, nasıl konuşacaksın' diye. Sonra Gazi İlkokulu'na devam ettim. Kısa süre içinde Türkçe'yi ana dilim gibi konuşmaya başladım. Şuan edebi konuşabileceğim, şiir bile yazabileceğim dil Türkçe. Sonra Özel Saint Joseph Fransız Lisesi'nde okudum. O nedenle Fransızcam da iyidir. Bir süre de İzmir Atatürk Lisesi'nde okudum ve oradan mezun oldum. İtalyanca ve İngilizcem de iyi bir düzeye geldi. Günlük aile hayatında da Rumca konuştuğumuz için o dile de hakim oldum. Rumca'yı konuşmada çok çok iyiyim ama yazma ve okumada o kadar başarılı değilim. Liseden sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni kazandım. Tıp fakültesinin karakterime uygun olmadığına karar verdim ve 5. sınıfta okulu bıraktım. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde İşletme ve Matematik okudum.

Tıp fakültesinin sana uygun olmadığına 5. sınıfta mı karar verdin?

Daha önce fark ettim ama idealist olduğum için sabrettim. Sağlık sektörünün bana göre olmadığını 3. sınıfta, hastanede eğitime başlayınca fark ettim. Bunun kan görememekle, iğrenmekle ilgisi yok. Sınıfımın iyi öğrencilerindendim. Ama hastane eğitimleri başladığında gördüğüm düzensizlik, insana değer verilmemesi beni o meslekten soğuttu. Kendimi çok dürüst olmayan bir ortamda hissettim. Mükemmeliyetçi bir yapım olduğu için bu rahatsızlığım 5. sınıfta zirve yaptı ve okulu bırakma kararı aldım. Büyük bir depresyona sürüklendiği fark etmeye başlamıştım. Bıkkınlık hissetmeye başlamıştım. Hastane içindeki ortam beni hasta etmeye başlamıştı. Sürekli hata yakalamaya başlamıştım. Devamlı hata gördüğünüz bir ortamda huzurlu ve mutlu olma şansınız yok.

Peki seyahat merakın ne zaman başladı?

Hayatımın tüm evresinde devamlı seyahat ederdim. Seyahat merakım annemlerin yaz aylarında bizi sürekli yurtdışına tatile götürmesiyle başladı. Eskiden yurtdışına çıkmak daha kolaydı. Birçok ülkeye vize yoktu. Arabaya atlayıp kendimizi Yunanistan'da bulduğumuzu hatırlıyorum. Veya uçağa binip İtalya'ya gittiğimizi çok net hatırlıyorum. Yurtdışı seyahatlerim tıp fakültesini bıraktıktan sonra bir dönem sekteye uğradı. 1990-1997 arasında yurtdışına hiç çıkmadım. O dönemde Türkiye'yi gezdim. 1998-2001 yılları arasında bir hipermarket ortaklığım oldu. 2001 krizinde bütün paramı kaybedince bir daha yatırım yapmama kararı aldım. Ondan sonra yurtdışı gezilerim artmaya, gezilerin süreleri uzamaya başladı. Kapı kapıyı açtı

Kaç ülke gezdin?

108 ülke gezdim. Bunların bir iki tanesi tam ülke sayılmaz esasında. Alaska ve Hawaii'yi ayrı sayıyorum. Amerika'ya gitmiş olan birini Alaska ve Hawaii'ye gitmiş olarak kabul etmiyorum. Oralar apayrı birer uygarlık.

Gezdiğiniz ülkelerden seni en çok etkilen hangisi ya da hangileri?

Bu soruyla devamlı karşılaşıyorum. Ama tek bir yer söylemem çok zor. En çok etkileyen birkaç ülkeyi sıralayabilirim. Yaşadığım ve köklerimin olduğu İtalya ve Türkiye'yi ayrı tutuyorum. İngiltere, Küba, Peru, Vietnam ve Kamboçya gibi ben farklıyım diyen ülkeler.

Bir daha keskinlikle gitmem dediğin yerler var mı?

Gitmeye gerek olmayan tabiki var. Katar, Dubai, Bahreyn gibi ülkelere bir defa gitmek yeterli. Onların da ayrı bir güzelliği var ama bir daha gideyim duygusu uyandırmıyor.

Henüz gitmediğin ama görmedik istediğin ülkeler var mı?

Etiyopya, Moğolistan ve Antarktika yakın zamanda gitmek istediğim ülkeler.

Bu seyahat merakını profesyonel işe de dönüştürdün. Bunu biraz açar mısın?

4 yıl önce Kapadokya Üniversitesi Kapadokya Meslek Yüksekokulu Turist Rehberliği bölümüne girdim. Üniversite yıllarından beri özel matematik dersleri verdiğim için zaten bilgilerim tazeydi. Okulu birincilikle bitirdim. Şuanda Fransızca, İtalyanca ve İngilizce dillerinde turist rehberiyim. Hayatım boyunca hep gezdim ama son 1,5 yıldır profesyonel olarak rehberlik yapıyorum.

Profesyonel bir gezgin ve rehber olarak Türkiye’nin turizmdeki yerini nasıl görüyorsun? Ülkemizi tanıtmak için doğru şeyler yapıyor muyuz?

Biz çok misafirperveriz. Öyle gözüküyoruz ama bazı art niyetliler o görüntüyü biraz bozdular. Turisti yolunacak kaz gibi gören belirli bir kesim bunu bozdu. Son dönemlerde dış politikadaki bazı yanlış stratejiler, Avrupa'dan uzaklaşmak turizmin kalitesini ve çehresini fazlasıyla değiştirdi. Turist sayısıyla çok övünüyoruz da gelirlerde çok artış olmadığı belli. Rakamlar bunu gösteriyor. Anadolu topraklarında üzerinde yaşadığımız medeniyet ve kültür mirasını yeterince benimsemediğimiz için hem koruyamıyoruz hem de tanıtamıyoruz. Bu topraklardan Helen geçti, Roma geçti, Bizans geçti. Ama biz bunların bıraktığı mirası benimseyip, koruyup, turizme kazandıramıyoruz. Sadece deniz-kum-güneş turizmine odaklanmış durumdayız. Türkiye'nin turizm değerleri bunlardan ibaretmiş gibi. Örneğin Dünya Kupası tanıtım filminde Nusret var. Bizi tanıtacak olan Nusret mi? O reklama Nusret giriyorsa, diğer tarihi ve kültürel değerlerimizin önüne geçebiliyorsa daha ne söylenebilir ki.

Biraz da İzmir’den konuşalım. İzmir tarihi değerlerine sahip çıkıyor mu?

Son dönemlerde artık geriye kalanları ayakta tutalım çabası var. İşte Agora'yı ortaya çıkardık. Kadifekale'de tiyatroyu biraz ortaya çıkaracağız. Tabi çıkarılacak bir şey kaldı mı bilemiyorum. TARKEM bazı yapıları restore ediyor. İzmir'in önde gelen aileleri bazı evleri aldı, restore ettiriyor. Basmane’nin içlerinde, Kadifekale’nin eteklerinde Osmanlı evleri var. Millet Beypazarı’na hayran hayran gidiyor. Burada da var onlardan. Ama yıkıldı yıkılacaklar. Sanki kasıtlı olarak yıkılması bekleniyor. ‘Efes ve Meryemana gibi hazır iki tane dünya mirası var. Turistler oralara geliyor, kazanıyorum zaten. Ne yapacağım Basmane’nin arka sokaklarını’ diye düşünüyorlar. Bizim gibi düşünenler artarsa belki bazı şeyler değişir.

Peki İzmir’in tanıtımı doğru yapılıyor mu?

Kordon’daki balık tanıtım malzemesi değil. Başka şeyleri öne çıkarmak lazım. Mesela Agora’nın büyüklüğü falan değil önemli olan, orada kimin şehit edildiği daha önemli bir bilgidir.

“Her şeyi tattım”

Yılan, balina, köpek, kaplumbağa bile yedim. Gittiğim yerlerde ne yeniliyorsa yemeye çalışıyorum. Yemediğim bir tek şey var, böcek. Kurutulmuş böceği deneyemedim.

Çan – Ezan - Hazan

Antakyalılar çan-ezan-hazan sesiyle övünüyorlar, Sadece Antakya’da varmış gibi. İzmir’de de var. Hatta iki noktada var. Biri Agora’nın tepesinde Sakarya Mahallesi'nde diğeri Basmane’de Etiler Mahallesi'nde. Sinagog, cami ve kilise çok kısa mesafelerle yan yana. İzmir’e gavur deyip duruyorlar. Gavur, inançsız demektir. Hristiyan demek değildir. İzmir’in en inançlı şehir olduğunu her platformda kanıtlarım.

“Hiç Arap olmadık”

Tarihi ve kültürel değerlerimiz gerçek anlamda ön plana çıkmıyor. Bir bakıyorsunuz Araplık ön planda. Halbuki bu topraklar hiçbir zaman Arap olmadı. Öyle bir medeniyet geçmemiş buradan. Araplar, Suriye'ye Irak'a kadar gelmiş, İran'a bile girememişler. Anadolu'da Arap kültürünü ön plana çıkardığınız, bu toprakların medeniyetlerini benimsemediğiniz sürece bu iş olmaz.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER