Jean-Paul Sartre kapılanmış (angaje) bir düşünürdü. İnsanlığın kurtuluşunu “komünizm”de gördüğü için, düşünce ve eylemleriyle ölünceye değin Fransa Komünist Partisi üyesi olarak kaldı. Daha İkinci Dünya Savaşı'nda Fransa’yı işgal etmiş olan Hitler ordularına karşı yoldaşlarıyla omuz omuza savaştı.
Ülke bağımsızlığına kavuştuktan sonra da tüm yapıtlarında hep bu düşünceyi işledi. Ama hiçbir kesime karşı düşmanlaşmadı. Karşıtlarının da haklarını savundu hep.
Toplumda iyi gözle bakılmayan komünizme yandaş bulmak da hiç kolay değildi. Ama o, insanları böylesine çetrefilli bir amaca yönlendirmek için, zora ve baskıya değil, onları bilinçlendirip ikna etmeye çalıştı.

***

Ünlü Fransız devlet adamı Charles de Gaulle de İkinci Dünya Savaşı'nın içinden gelen bir kahramandı. Sartre komünizme bağlılığını sürdürürken, o Fransız sağ kanadından Cumhurbaşkanı seçildi. Bir gün sevenlerinden birisi ona komünist Sartre’ın kendisini kıyasıya eleştirdiğini, ama onun buna niçin ses çıkarmadığını sorunca “de Gaulle”, dünya tarihine geçen şu açıklamayı yaptı:
“Ben Fransa’nın yalnızca bir cumhurbaşkanıyım, ama Sartre Fransa’nın onurudur”.
Üstelik bir başka komünisti, André Malraux’yu, kendisine kültür bakanı olarak atadı.
Başkanlık makamını abartmayan “de Gaulle”, kendisini destekleyecek bir “yandaş” kitle edinmeyi hiç denemedi. Buna karşılık bütün Fransa ona en büyük saygıyı duydu.
“Öldüğümde köyümün gömütlüğünde sade bir dini ayinle toprağa verilmek istiyorum; birkaç yakınım dışında kimse benim için defin töreni düzenlemesin! Üst düzey yetkililer benim için söylev çekmesin!” diye vasiyette bulunmuştu. Bu vasiyeti yerine getirildi.
Geçmişinde bu “vatan” için hiçbir yararlılık göstermemiş olan bizimkiyse kendisine dünyada eşi benzeri olmayan saraylar dikmesini sorgulayanlara şu tarihi (!) karşılığı verdi hep:
“İtibardan tasarruf edilmez”!

***

Ne de olsa, düşünce ve insan hakları bilincini içselleştirmiş olan öteki Avrupa ülkeleri gibi, bu ilerici devrimlere öncülük etmiş bir ülke olarak Fransa, komünizmi darbeler yoluyla gerçekleştirmeye kalkışacak bir kitle barındırmaz.
Siyasal etkinliklerin doğası gereği, kimi söylem ve yaymaca (propaganda) oyunlarını saymazsak, partiler ve yandaşlar arasında tam bir hoşgörü vardır orada; düşmanlaşma diye bir şey kesinlikle söz konusu olamaz. “Komünist” nitelemesi bizdeki gibi sövgü ya da suçlama yerine geçmez, yalnızca sıradan bir “siyasal kimlik” belirtir.
Özellikle Paris’te patlak veren ve bütün dünyaya (bu arada bize) yansıyan 68 kalkışması solun saygınlık kazanmasını sağlamıştı. Bizde ortaya çıkan “Gezi direnişi” de, solun olmasa da, hiç değilse “muhalefet”in ülkede yerleşmesini sağlayabilirdi. Ne yazık ki olmadı: 68 eylemlerini izleyen 12 Mart’ta ve 70’li yılların sarsıntılarını izleyen 12 Eylül’de olduğu gibi, Gezi eylemleri sonrasında yönetimi ele geçiren “sivil sıkıyönetim” askerin buyurganlık yetkilerini daha da sertleştirerek kendisinde topladı.
Sıkıyönetim paşalarının buyruğu altında dünyanın en güçlü orduları vardı. Bu güç, aşama aşama ellerinden alınıp kendileri tasfiye edilince, ortaya çıkan boşluk, sivil yönetim ile yandaş militanlarca dolduruldu.
Medyanın koşullandırıp yönlendirdiği bir tür “sivil itaat ordusu” yaratıldı. En demokratik, en mantıklı ve en haklı siyasal söylemlerin işlemediği otomatikleşmiş bir “inanç kitlesi” oluşturuldu. Bu yeni yöntem değişik görüşlere, sözlere, uygulamalara, olaylara, yanlışlara, çelişkilere, vb. göre bir kanıya varmayı değil, buyurgana yönelik sorgulamasız bir tapınmayı içeriyor. Böyle bir düzende her türlü muhalefet, yeni düzene karşı bir “ihanet”, bir” düşmanlık” anlamı taşıyor: Öyleyse, “muhalefetle politika yapılmaz, savaşılır”(!).
Sonuçta “yandaşlık” bir töre sorunu olmaktan çıkmış, kurumsal bir gerçekliğe dönüşmüştür.