Hepimizi deprem gerçeğiyle bir kez daha yüzleştiren bu doğal afetler bilim dünyasına da önemli veriler sundu. Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi ve Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Ökmen Sümer ile bu verileri ve depreme hazırlıklı olmayı konuştuk. Doç. Dr. Sümer, depremlerin sadece acı ve kayıp yaratan doğa olayları olmadığını, aynı zamanda coğrafyamızın zenginliklerini ve kültürel birikimini şekillendiren önemli bir faktör olduğunu vurguladı.

Okmen Sumer Kahramanmaraş depremlerin, Türkiye tarihindeki en büyük ve en yıkıcı depremler olduğunu söylemek doğru mu?

6 Şubat 2023 tarihinde 9 saat arayla meydana gelen 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki depremleri, Türkiye'de aletsel dönem içerisinde, sol yan mekanizmaya sahip en büyük iki deprem olarak değerlendirmemiz gerekir. Bu depremleri dünyadaki depremlerle kıyasladığımızda, benzer yüzey yırtılması yaratan depremler açısından dünyadaki ilk 5 deprem içerisinde gösterebiliriz.

Türkiye'deki en yıkıcı deprem olarak baktığımızda ise 1939 depremi var. Erzincan’da meydana gelen 7,9 ya da 8.1’lik depremin büyüklük açısından 6 Şubat depremlerinden daha büyük olduğunu görüyoruz. Kahramanmaraş depremleri ve Erzincan depremlerinin neden olduğu kayıplar da birbirine yakın. Ancak Türkiye tarihinde dokuz saat arayla, birbirine yakın ve bu büyüklükte, aynı bölgeyi etkilemiş başka bir deprem yok. Dünyada ise benzerleri var.

Bu noktada depremin büyüklüğü ile şiddetinin aynı şeyi ifade etmediğini hatırlamak gerekiyor sanıyorum?

Evet, ikisi farklı şeyler. Büyüklük depremde çıkan enerjiyle hesapladığımız bir ölçüdür. Şiddet ise depremden sonra hesaplanan ve depremin yarattığı yıkımla ilişkilendirilen bir ölçü. Dolayısıyla depremin büyüklüğünü hemen hesaplayabiliyoruz ancak şiddetini o bölgeye gidip belli çalışmalar yapmadan söyleyemiyoruz.

Peki 6 Şubat depremleri sonrasında yapılan bilimsel araştırmalar bize hangi yeni bilgileri sağladı?

Toprağa ev dikiyoruz Toprağa ev dikiyoruz

 6 Şubat depremlerinden yaklaşık iki ay önce Kırıkhan’da 4,8’lik, Ocak ayında ise Sivrice’de 4,9’luk iki deprem meydana geldi. Bu depremler 6 Şubat’ta kırılan ilk fayın her iki ucunda oldu. Normalde bu büyüklükteki depremlerin artçı üretmesini bekleriz. Ama bu iki depremden sonra herhangi bir artçı deprem olmadı. Büyük depremden yaklaşık bir ay önce de bu iki depremin meydana geldiği kırık hattının ortasında büyüklükleri 3,5 ile 3,9 arasında değişen bir deprem fırtınası gerçekleşti. O zaman bunun farkında değildik ama bunlar öncü depremlermiş. Arkasından 6 Şubat’taki ilk deprem geldi. Bu fay çok uzun zamandan beri deprem üretmemişti. Uzun bir süre enerji biriktirdiği için kıracağı noktayı hem kuzeyden hem güneyden bize işaret etti. Ve ondan sonra da kırdı.

Bu depremden hemen sonra Dokuz Eylül Üniversitesi olarak dünyada benzer depremler olup olmadığına ilişkin bir araştırma başlattık. Bu depremlerde çoğunlukla bildiğimiz şeylerin üstüne çok yeni bilgiler de elde ettik. Nedir bunlar? Fayın kırılma ve yırtılma mekanizması, yarattığı yüzey deformasyonunun deseni ya da ister sarsıntı kaynaklı olsun ister yırtılma kaynaklı olsun çok önemli veriler sağladı.

Spekülatif açıklamalara dikkat

Bu depremler Türkiye'nin risk haritasında bir değişiklik yarattı mı?

 Hayır. Risk haritaları çok uzun yıllar boyunca yürütülen bilimsel veri ve çalışmalarla oluşturuluyor. Bir ya da iki tane depremle bu bölgesel risk haritaları değişmez

Türkiye’nin farklı bölgelerine ilişkin deprem riskinin arttığına dair haberler yansıyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir depremde fay parçası kırıldığında, özellikle doğrultu atımlı yani yanal mekanizmaya sahip faylarda kırılan parçanın uçlarında enerji birikir. O enerji eğer harekete geçecek ve kırılması muhtemel bir fay parçasına aktarılırsa o kırılır. Dolayısıyla fayların kırıldığı yere AFAD ya da Kandilli Rasathanesi verilerinden bakan herhangi biri, depremlerin gerçekleştiği noktaları görür ve bunun etrafındaki fayların da kırılabileceğini söyleyebilir. Bu noktada önemli olan söylenenlerin gerçekliğinin olup olmadığını daha önce elimizde olan verilerle sorgulamaktır.

Dokuz Eylül Üniversitesi olarak Ölüdeniz Fay Zonu üzerinde, 6 Şubat depremlerinden bir yıl önce arkeosismoloji çalışmaları yürüttük. Bu çalışmayla daha önce o bölgede oluşmuş depremlerin izlerini, hangi fayla ilişkili olabileceklerini ve depremin büyüklüğü ya da şiddetiyle ilgili parametreleri ortaya koyabilecek bir algoritmada değerlendirdik. Bir yıl sonra deprem oldu. Deprem olunca ne oldu? Daha önceki deformasyonlar orada hapsolmuşken, onun üzerine yenileri eklendi. İkisini birbiriyle kıyasladık ve daha önce o bölgede olan depremlerin bu yaşadığımız depremden daha büyük olabileceğini gösteren veriler yakaladık. Ülkemizde yaşanan her depremden sonra konu İstanbul’da beklenen depreme geliyor. Oysa bilim insanları olarak Marmara Depreminin kapıda olduğunu zaten yıllardır söylüyoruz. Bunu her depremden sonra sürekli “şurası riskli, burası riskli” demenin de çok fazla bir anlamı yok.  Halkı bu noktada paniğe sürükleyecek psikolojisini bozacak, huzursuz edecek bilim dışı her tür spekülasyondan uzak durmalıyız.

Bilimsel Çalışmalar Hızlandı

Alınan önlemleri ve geliştirilen politikaları yeterli buluyor musunuz?

Doğrultu atılımlı faylarda gerçekten önceden haber veren depremler var mı yok mu sorusunun yanıtını bulmaya bir adım daha yakınlaştık. AFAD’ın bünyesinde kısa adı İRAP olan İl Afet Risk Azaltma Planı ile ilgili bir bölüm var. Türkiye’nin 81 ilinde bu kapsamda yürütülen çalışmalar zaten vardı. 6 Şubat depremlerinden sonra özellikle il bazında deprem başta olmak üzere tüm afet risklerini göz önüne alarak risk azaltma eylem planları hızlandı. Örneğin Eylül ayında TÜBİTAK üzerinden bir proje başlatıldı. TÜBİTAK Türkiye Paleosismoloji Projesi ile ilgili eksik kalan fayları tamamlamak için AFAD, MTA, Türkiye Belediyeler Birliği ve 23 üniversiteden 100’den fazla bilim insanının dahil olduğu bir proje oluşturdu. Bu proje kapsamında deprem üretebilecek fayların geçmişiyle ilgili bir veri tabanı da oluşturuyoruz. Önümüzdeki 2 yıl içerisinde 102 fay, 198 tane paleosismolojik hendek, toplamda 3 bin 400 kilometrelik fayın araştırmasını yapacağız. Bu çalışmanın bu ölçekte dünyada bir benzeri daha yok. İnanılmaz bir sinerji oluştu.

En iyi sismik ağa sahibiz

Türkiye’nin deprem yönetimi ve afet müdahale kapasitesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Dünyanın belki de en iyi sismik ağlarından birine sahibiz. Gerek AFAD’ın gerekse Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün imkânları çok gelişmiş. Ülkemizin depremle ilgili yeterliliği olan bilim insanı envanteri inanılmaz güçlü. Herhangi başka bir ülkeden hiçbir farkımız yok. Burada önemli olan deprem alanında yetkin yeni bilim insanları yetiştirmemiz.  Bakın benim gibi bir deprem uzmanı otuz yılda yetişiyor. Benim, bilgimin yarısına sahip olacak bir insan yetiştirmem on sene alır. Depremle ilgili yetiştirdiğim insan bir elin parmağını geçmez.  Dolayısıyla çok daha fazla insanı yetiştirmemiz gerekiyor.

Deprem aslında hayat demek

“Öncelikle depreme bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Elbette acımız çok taze olduğu için henüz halkımız buna hazır değil. Ama biz depremi ölümle özdeşleştirsek de deprem aslında hayat demek.

Jeolojik olarak bu kadar hareketli bir bölgede olduğumuz için bu kadar zengin bir coğrafik ve kültürel birikime sahibiz. Depremler oluyor, dağlar ve ovalar oluşuyor, yer alçalıyor, kırılıyor, parçalanıyor ve bu dağlardan taşınan topraklar ovalarda/havzalarda birikiyor, o havzalarda daha kaliteli tarım yapabiliyoruz. Rüzgâr enerjisi bile buna bağlı, çünkü rüzgâr koridorları bile faylarla belirleniyor. Aynı şekilde maden yatakları veya jeotermal sistem, yer kabuğunun daha ince olduğu, faylarla kırılan bölgelerde yüzeye enerji ulaştırabiliyor. Turizm bile kırık hatlarından besleniyor. Faylı alanlar aslında güzeldir, yeşildir. Amik Ovası’nı düşünün. Yüzyıllardır tarımın merkezidir. Bakış açımızı değiştirmeli, gerekli önlemleri almalıyız. Çünkü bütün bu zenginliğimiz içinde aslında sahip olduğumuz en değerli şeyin insan olduğunun farkına varmalıyız. Bir insanımızı bile kaybetmemenin yollarını aramalıyız.”

Sorumluluk almalıyız

Bu depremlerden alınması gereken dersler neler sizce?

Deprem nedeniyle insan kaybetmemek için her şeyi yapmamız gerekiyor. Halk olarak bize de çok büyük bir görev düşüyor. Her şeyi devletin ya da başkasının sırtına yükleyerek sorumluluktan kaçmak kolay geliyor. İlk olarak kendi hayatımızın ve sevdiklerimizin hayatının sorumluluğunu almalıyız. Ev satın alırken, oturacağımız yeri seçerken deprem perspektifinden bakıyor muyuz? Ev alırken ya da kiralarken zemin parametrelerine, yapı tarihine, yapılışına, kimin tarafından yapıldığına, mühendislik açısından uygun olup olmadığına, deprem açısından riskli bir yerde bulunup bulunmadığına ne kadar bakıyoruz? Evin yer döşemelerine, mutfak dolaplarına, odaların büyüklüğüne, ışık alıp almamasına bakıyoruz. İşte bu noktadaki perspektifimizi değiştirmemiz gerekiyor.

İzmir’de yüksek gelirliler risk altında

“İzmir açısından bir değerlendirme yapacak olursak, ekonomik olarak en düşük gelir seviyesindeki insanların kentin deprem açısından en risksiz bölgelerinde; ekonomik açıdan en yüksek gelir grubundaki insanların ise kentin deprem açısından en riskli bölgelerinde yaşadığını söyleyebilirim.”

Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi (DAUM) Çalışmaları Sürüyor

“Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi (DAUM), 2003 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’ne bağlı olarak kuruldu. Deprem konusunda farklı bölümlerden ve farklı uzmanlık alanlarından akademisyenlerin multidisipliner çalışmalar yapmasını, projeler üretmesini sağlayan Türkiye’de bu perspektifte kurulmuş ilk merkez.  DAUM çok farklı disiplinde bilim insanını içinde barındırıyor. İçinde Mühendislik Fakültemizden, Mimarlık Fakültemizden bilim insanları var. Eğitim Fakültemizden bilim insanlarıyla ortaklaşa sosyal sorumluluk projeleri hayata geçiriliyor Üniversitemiz deprem konusunda uzmanlığı bulunan en zengin kurumlardan biridir. Gece gündüz demeden çalışıyoruz. Ulusal başarımızı, yaptığımız ve yapacağımız projelerle uluslararası düzeye taşımakta kararlıyız.”

Editör: Reyhan Senay