Toplumsal yaşamın vazgeçilmez kurallarından biridir paylaşım.
Sadece bilgiyi değil, acıyı, kederi, mutluluğu ama en çok da sorumluluğu paylaştığımızda mutluluk artar.
Toplumun bir bölümü çalışırken, diğer bölümünün sorumluluk almadan, paylaşmadan yaşamı sürdürmesi sonuçta gerginliğe yol açar.

***

Karınca ile Ağustos Böceği'nin hikayesi gibi, toplumun ortak değer yargısıdır paylaşmak.
Kişisel servetiniz ne kadar çok olursa olsun, tek başınıza onunla mutlu olmanız olanaklı değildir.
Mutlu olmak için, zenginliğinizi de, sorumluluklarınızı da toplumun diğer bireyleri ile paylaşmanız gerekir.
Zekat, fitre, sadaka gibi dini kavramların toplumsal yaşamda yer edinmesinin nedeni de budur.

***

Eskiden mahallerimiz, içinde sokaklarımız olan şehirlerimiz vardı.
Koşturur, oynar, hatta toz toprak, kimi zaman çamur içinde eve dönerdik.
O oyunlar bize rekabet kadar paylaşmayı da öğretirdi.
Kazanmak kadar, kaybedenin de gönlünü almayı bilerek, “Olsun bir dahaki sefere sen kazanırsın” diyerek alçak gönüllü olmayı da öğrenirdik.

***

Sokaklarda, spor salonlarında, stadyumlarda bu kadar öfke çoğalmasının bir nedeni de, paylaşmayı bırakmamız değil midir?
Öfke kontrolünü yitirmemizin, saygısızlığı çoğaltmamızın nedeni sokaklar yerine sitelerde yaşamaya başlamamız değil midir?
Herkesin kendi gettosunu oluşturduğu bu çağda, hırsımızın insanlığımızı geçmesinin nedeni bu değil midir?

***

Hikaye bu...
Ayşe Hanım sabah işe geldiğinde masasının silinmediğini fark etti.
Temizlik görevlisini arayıp masanın silinmesini istemek yerine, eline aldığı kolonyalı mendil ile masasını sildi.
İki gün sonra aynı olay tekrar etti.
Ayşe Hanım yine temizlik görevlisini aramak yerine masayı kendisi sildi.
Temizlik görevlisi birkaç gün sonra Ayşe Hanım'a, “Ben bugün yine unuttum sizin masanızı silmeyi” dedi.
Ayşe Hanım ise, “Hiç sorun değil, ben kendim de hallediyorum” dedi.
Bir süre sonra Ayşe’nin masası neredeyse hiç silinmez oldu.

***

Çünkü Ayşe Hanım “fedakarlığı” bir kez yapmayıp sürekli hale getirdiği için, artık masa silme onun “görevi” haline dönüşmüştü.
Bu hikayede olduğu gibi hepimiz zaman zaman birer Ayşe Hanım olabiliyoruz.
Kriz dönemlerinde yardım etmeye çalışırken, anlık çözümler üretmeye çalışırken, farkında olmadan birer Ayşe Hanım olabiliyoruz.
Ve dönüp geriye baktığımızda, “hayır” diyemediğimiz için, “kırılır” diye düşündüğümüz için başkasının sorumluluğunu üstleniriz
Ve bu sorumluluk üzerimize yapışır kalır.
Çoğu zaman da bu görevi sürdürmek için bu davranışımızı mantığa büründürerek sürdürürüz. “Aman bir şey olmaz bir dakikalık iş” ya da “benim için sorun değil” gibi.
Fedakarlık durumsal değil de sürekli olursa, onun adı fedakarlık olmaktan çıkar ve “göreve” dönüşür...

Kıssadan hisse:
Toplumu bir arada tutan değerler önemlidir.
Bireysel kazançlarımız, toplumsal kazançlarımızın önüne geçtiği zaman insanlığımızdan çıkıyoruz.
Ölürken cebimizde tek bir kuruş götüremediğimize göre, hırsımızın da bir sınırı olmalı.
Bize yardım edenlerin, zorunlu oldukları için değil, insanlığını kaybetmediği için öyle davrandığını iyi kavramalıyız.
Fedakarlık görev değildir.
İnsan olmanın sıradan koşuludur.
Azalmalarını değil, çoğalmalarını sağlamalıyız...