Aliağa Ekspres Gazetesi'nden Serkan Selingil- ‘’Tek Kişilik Aşk” ve “İki Çarpık Bacak” kitaplarında aşkın, yalnızlığın ve kırılganlığın izini süren yazar Banu İmer’le, yazma yolculuğunu, karakterlerini ve hayata bakışını konuştuk
Söyleşimize eserlerinizden başlayalım: “İki Çarpık Bacak”ta bireyin toplumsal beklentilere karşı kendi yolunu çizme çabasını güçlü bir şekilde işliyorsunuz. Bu temayı seçmenizin kişisel ya da toplumsal bir ilham kaynağı var mı?
Tabii ki var. Bizim toplumumuzda ilişkilerde en önemli sorunlardan biri sınır belirleme. İnsanlar, ya kendi sınırlarını belirleyemiyor ya da başkalarının sınırlarına saygı duymuyor. Sınırlar belirlenmediği için herkes, herkesin yaşamına, kararlarına, arzularına kolayca karışabileceğini düşünüyor. Bu, ailede başlıyor. Ebeveynler, “Senin iyiliğin için…” diye başlayan cümlelerle küçük yaştan itibaren çocukları üzerinde müthiş etkili bir baskı kuruyor. Bunu da toplumun beklentileri doğrultusunda oluşturuyor. Bu baskı, kişiyi kendi seçimlerini yaşamaktan, bununla ilgili sorumluluğu üzerine almaktan alıkoyuyor. Ben, sınırlarını başkalarının çizdiği bir hayatı yaşamaya her zaman karşı oldum. Bu nedenle “İki Çarpık Bacak”ta özellikle kadınları yapbozu dağıtıp parçaları yeniden birleştirmeye davet ediyorum.

Kitabımın arka kapak yazısında da bunu şöyle ifade ettim:
“Hepimiz sahne arkasından bizi yönetmeye çalışan birilerinin olduğunu biliyoruz. Başta doğduğumuz andan itibaren nasıl bir kimlik olacağımızın, zevklerimizin, duygularımızın ilk belirleyicisi olan ailemiz. İyiye kötüye, doğruya yanlışa, olması gerekenlerle, olmaması gerekenlere onlar karar veriyor. Sonra toplumsal düzenin sözde amirliğine soyunmuş diğer insanlar yani el âlem. Kendi hayatımızın coşku dolu deneyimlerini yaşamamız yerine sınırlarını bizim için çizdikleri suni hayatı yaşamamızı istiyorlar. Hayatı onların istedikleri gibi yaşamadığımızdaysa bizi dışlanmaya, eleştirilmeye mahkûm ediyorlar. Böylece biz de başkaları tarafından şekillendirilen düşünce ve davranışlarımızın kimliğimizin değiştirilemez parçaları olduğunu sanıyoruz.

Oysa taşları yerinden oynatabilir ya da yapbozu dağıtıp parçaları yeniden birleştirmeyi deneyebilirsin. Yeter ki iste ve yola koyul. Yola cesaretle devam ettiğinde emin ol bu zahmete değecek. Hayatı, kendine söz verdiğin gibi yaşayacaksın.”
Öykü kitabınız olan “Tek Kişilik Aşk”ta aşkı tek taraflı, derin ve bazen hüzünlü bir deneyim olarak ele alıyorsunuz. Bu öykülerdeki karakterlerin duygusal dünyalarını nasıl kurguladınız? Gerçek hayattan mı beslendiler yoksa tamamen kurgusal mı?
Benim işim insanlarla. Yıllardır öğrencilerle, ailelerle, çeşitli meslek gruplarından kişilerle derslerde, eğitimlerde, seminerlerde bir araya geldim. Böylece onların iç çatışmalarını, olaylara ve durumlara verdikleri tepkileri, bu tepkilerin ardındaki duyguları yakından gözlemleyebildim. Bir süre sonra sıradan, hiç tanımadığım insanlar da gözlemlerimin bir parçası oldu. Tabii kendi yaşadıklarım da var. Böylece ortaya gerçek hayattan beslenen kahramanlar çıktı.

Banu İmer’in yazmak eylemi sizin için ne ifade ediyor? Bu sorudan hareketle sizi tanıyabilir miyiz?
Artık insanlara laf anlatmak zor geliyor. Yılların yorgunluğundan mı, iletişimin gideceği yönü çok önceden anlayıp sonuçsuz bir çabaya girmek istemediğimden mi bilmiyorum. Anlatabileceğimi söyleyen mücadeleci tarafım bile yılgınlık içinde. Bir şey anlatmak istediğimde yazıyorum. Zihnimde sözcükler sürekli hareket halinde. Tabletimde, telefonumda, bilgisayarımda bir yığın not. Duyguların yükü… Yazmamı zorunlu kılan hissedişlerim… Yazarken savunmasızım. Hiç kimse ve hiçbir şeyim. Olduğum gibi. Korkularım da güçsüzlüklerim de gözler önünde. Başkalarının ödünü koparabilir bu açıklık. Oysa ben onlardan söz ettikçe ne kadar anlamsız olduklarının farkına varıyorum. İnsanlık halinin bu en doğal hissedişleriyle vedalaşıyorum. Onlar küçülüp yok olurken ben büyüyorum.
Kimi zaman bir sözcüğe takılı kalıyorum günlerce. Aradığım cümleyi bulamadığım oluyor, yazamayacağımı düşündüğüm anlar. Sanki ilham perisi eğleniyor benimle. Tarifsiz bir tıkanıklık içinde üzülüyorum. O zaman şehrin sokaklarında rastgele dolaşıyorum; bir kafede, mis kokulu bir kahve eşliğinde arıyorum onları. Tanıdık bir yüzü arar gibi. Duyularım, duygularım beni yaratıcı olmaya zorluyor. Ve aniden bir kuş sürüsü gibi havalanıyor sözcükler. İfade edemediğim her şey saçılıyor ortalığa. Taze bir gülüşle aydınlanıyor yüzüm.
Yazmak, hemen yazmak istiyorum.

Günümüz edebiyatında kadın yazarların sesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Eskiye göre yazılanların yayımlanması, okura ulaşmak daha kolay. Belki bunun etkisiyle kadın yazarların sayısı artıyor, daha da artmalı. Çünkü biz konuştukça, yazdıkça, görünür oldukça eve kapatılmak, sesi kısılmak, baskı altında tutulmak istenen kadınların yoluna da ışık tutuyoruz. Bu yüzden sesimiz ne kadar güçlü çıkarsa o kadar iyi.
Yeni bir proje üzerinde çalışıyor musunuz? Yakın gelecekte okurlarınızı neler bekliyor?
Henüz bununla ilgili bir çerçeve oluşturmasam da kendimi roman yazmaya hazırlıyorum. “Tek Kişilik Aşk”la ilgili söyleşilerde, “Bu kitap neden bir roman değil? sorusu çok soruldu. Bazı öyküler bitmesin istedim, diyenler oldu. Sonunu okurun hayal gücüne, kendi yaşanmışlıklarına teslim ettiğim öyküler için de ilginç sonlar yazıldı. Yorumlarına güvendiğim değerli kalemlerden de benzer şeyleri duyunca roman yazma üzerine düşünmeye başladım. Ancak zamana ihtiyacım var. Bu durumda kendime önce, roman yazabilmek için neye ihtiyacım var sorusunun yanıtını vermeliyim.
Söyleşilerimde klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Açıkçası, hayatımda değiştirmek istediğim hiçbir şey yok. Çünkü geçmişime baktığımda, yaşadığım her deneyimin beni ben yapan değerli parçalar olduğunu görüyorum. Hikâyemi yeniden yazmaya başladığımda artık ben olmuyorum; kim olduğunu bilmediğim, belki hiç tanımak istemeyeceğim birine dönüşüyorum. Her ne yaşadıysam öyle istediğim için yaşadım. Yaşamımda değiştirmem gereken bir şey olduğunda da onu değiştirip yola devam etme konusunda her zaman cesur davrandım.
“İki Çarpık Bacak”ta söylediğim gibi “Yapbozu dağıtıp parçaları yeniden birleştirmeyi deneyebilirsin. Yeter ki iste ve yola koyul. Yola cesaretle devam ettiğinde emin ol bu zahmete değecek. Hayatı, kendine söz verdiğin gibi yaşayacaksın.” Ben de hayatımı hep kendime verdiğim sözü tutmaya çalışarak yaşadım. Bu yüzden, şu anki halimden memnunum. Eksik, fazlalık, acı ya da mutluluk... Hepsi bana ait.
Dünyaya gelince... İşte orada içimdeki sessizlik bozuluyor. Elimde sihirli bir değnek olsaydı dünya liderlerinin süregelen sömürgeci bakış açılarını, kaynakları kendi çıkarları uğruna acımasızca tüketen tutumlarını, derinleşen ekonomik adaletsizliği değiştirmek isterdim. Çünkü bu dünya herkesin evi. Hiçbir çocuğun yoksulluktan, savaşlardan, açlıktan acı çekmesi kader olmamalı.
Gelişmiş ülkelerin kendi refahları için yoksul ülkeleri borçlandırarak bağımlı hale getirmesi, insanlığın ortak değerlerine ihanet gibidir. Küresel kaynaklar adil paylaşılmadıkça eşitlik lafta kalır. Bugün hâlâ milyonlarca insan temiz suya, eğitime, temel sağlık hizmetlerine ulaşamıyorsa bu sadece bireylerin değil, sistemin suçudur.
Sihirli bir değneğe inanmıyorum ama insanlığın ortak vicdanına ve dayanışma gücüne inanıyorum. Değişim sihirle değil, bilinçle başlar. Ve biz değişimin parçası olmaya cesaret ettiğimizde gerçek anlamda bir dönüşüm mümkün olur.





