Uzun bayram tatilinde gazetemiz çıkmadı. Haliyle, bu yazının önsözü olan bir önceki yazımız da, memleketin içine itildiği yeni bir saçmalık batağında unutulmaya yüz tuttu. Ama “fikri firar” cehennemine inat, “fikri takip”ten vaz geçmeyecek, bizce “gerçek gündem”e dair yazmayı, söylemeyi, eylemeyi sürdüreceğiz. Çünkü her gün bir yenisi yaşatılan bu bataklık zincirinin, gerçek gündemi saklama aparatı olarak yaratıldığına ve dayatıldığına inanıyoruz. Birinci çoğul şahıs yazmamım nedeni, ne iyidir ki benim gibi düşünenlerin, sanıldığın kat be kat fazla olmasını bilmenin mutluluğundan ve umudundandır. Ne anlatmaya çalıştığımı hala merak eden varsa, mesela kendini “müstemleke valisi” olarak görüp ülkemiz hakkında fetvalar verecek kadar densizleşen Barrack Biraderin beyanlarına bakabilir. Bir adım geriye çekilip, bu saçma gündem içinde konuşulmayan tek konunun, ülkemizin “çağdaş, demokratik, laik” nitelikleri olduğunu görebilir. Okumakta olduğunuz bu gazete, mesleğin çatı örgütünün bir yayın organı olarak, “gerçeğe” dair duruşunu her fırsatta gösteriyorsa, bu gazetenin yazarı olmanın gereği de “hatırat, çiçek böcek, hayatla ilgisini yitirmiş san’at anlatıcılığından” uzakta, bu duruşa eklenmektir. Atilla Sertel’le başlayıp, Misket Dikmen’le süren ve halen Dilek Gappi ile yürüyen bu sorumluluğun gereği budur ve takdir elbette siz değerli okurlarımızındır.

****

Bir önceki yazıda Belkahve’deki “Ata Anı Evi”nin öyküsünü özetlemeye, ahvaline ve hâlihazırdaki durumuna dikkat çekmeye çalışmıştım.. Bornova Belediyesince güzel bir sorumlulukla ama bir ilçe belediyesinin olanaklarıyla korunan ve çok önemli işlevlerde bulunan Ata Anı Evi, Vali Kazım Dirik’le başlayan ve nice yurtsever insan ile sürdürülen yurtsever bir duruşun sonucudur.

Bana aynı konuda ikinci yazıyı yazdıran, büyük olasılıkla üçüncüsünü yazdıracak olan şey, Ulucak-Evka 3 arası işleyen Büyükşehir otobüsündeki o anons ve ekranda gördüğüm o yazı olmuştur: “Belkahve Çay Bahçesi”.

Önce anlayamadım, sanırım yanlış duydum dedim. Hayır, o gün duyduğum ve gördüğüm tuhaflığa, köyden kente gelip giderken her seferinde tanık oldum, oluyorum. “Belkahve Çay Bahçesi” mi? Yani Gazi’nin ve başta İsmet Paşa olmak üzere o büyük komutanların 9 Eylül 1922’de Nif’ten (Şimdi Kemalpaşa’dır) gelip, Kurtuluş Zaferimizin simgesi olan İzmir’e baktıkları bu muhteşem tarihsel yer, “Çay Bahçesi” olarak mı anılıyor ve duyuruluyordu? İnanılması zor ama inanmayanlara, örneğin 966’ya binmelerini gözleriyle görüp kulaklarıyla işitmelerini öneririm.

****

Çimento fabrikalarının yarattığı çöl griliği içinde, kemirilen dağları yüzünden kentin doğal siluetinin mahvedildiği, dolayının yöresinin inşaat depoları, kamyon otobüs pazarlarıyla doldurulduğu, zevkten mahrum üst geçitle hepten tuhaflaşan Ata Anı Evi, atanmışı seçilmiş başta olmak üzere, hepimizi ona yakışmaya davet ediyor. Hala gitmedinizse, lütfen çoluğunuzu çocuğunuzu, gencinizi yaşlınızı, öğrencilerinizi işçilerinizi, üyelerini ortaklarınızı… Kısaca ne iş yapıyorsanız, hayatı paylaştıklarınızı oraya götürün.

Sizi Arda Kalaycı adında, yaptığı işin coşkusu, sorumluluğu, bilinci gözünden, sözünden, davranışlarından hemen belli olan gencecik bir yönetici ile aynı niteliklerle çalışan yardımcısı Tuna Manduz karşılayacak. Büyük komutanın, Başöğretmenin, ebedi Cumhurbaşkanı ile yoldaşlarının dinlendiği, kahve içtiği, büyük mücadelenin simgesi İzmir’i seyrettiği o mekanı, yollarını, bahçesini, çeşmesini dolaşırken… Bin emek ve imece ile toplanmış tarihsel değeri paha biçilmez eşya ve belgelere bakarken… O büyük zaferi ve sonrasının Türkiye Cumhuriyetimi yaratan büyük insanların hayatlarını okuyup, göz göze gelirken… Nihayet Tankut Öktem’in muhteşem yaratıcılığının eseri olan o dev Atatürk Anıtına bakarken… Tarihle, ülkeyle, kentle ve kuşkusuz kendinizle yüzleşeceksiniz. Unutturulan, yerine tv dizisi tuhaflıklarıyla yerine yenisi yazılmaya tartışılan o tarihin, yalnızca “törensel hamaset” malzemesi olmadığını duyumsayacaksınız. Sonra?

Belediye otobüsüne binecek ve sizde o anonsa ve o yazıya bakıp soracaksınız: “Belkahve Çay Bahçesi” mi?

Demiştim, üçüncü bir yazı daha gerekecek. Ölü taklidi yapanlara, görmezden okumazdan gelenlere inat, önümüzdeki yazıda “ne yapmalı?” sorusuna yanıt arayacak, önerilerimizi sunacağız. Elbette, Karşıyaka’daki Suat Taşer Sanat Merkezine, “İnşaat Sahnesi” eklenmesine ne oldu diye soracaksınız. Onu da anlatacağım.