Geçen Haftaki yazımda Sayın Kılıçtaroğlu’nun ısrarla üzerinde durduğu arınma konusundaki bağnaz tavrının, içgüdüsel bir davranış olarak, insan beynindeki beyin sapı ve limbik sistemin işlevi olan kızgınlık ve öfkeye dayalı saldır-kaç davranışı olduğunu; bu yüzden neokorteksin akıl ve bilinç durumunu devre dışı bıraktığın belirtmiştim. Üstelik bu durum ülkemizin içinde bulunduğu kişisellik, keyfilik ve otoriterleşme ortamında toplumun geleceğini ipotek altına alma riskine vurgu yapmıştım. Bugün ise arınmayı; iyi, ahlaklı ve erdemli davranış olarak, uygarlığın evrim süreciyle nasıl değişim gösterdiğini özetlemek istiyorum.
İlkel insan doğa güçleri karşısında kendi çaresizlik ve aczini, mitoloji ve efsanelere dayalı bir anlam arayışı ile açıklamaya çalıştı. Süreç içinde toplu yaşam ve kentlerin oluştuğu dönemde ise, insan varlığının korunması ve düzenli toplumsal işleyişi sağlayan bir ilahi ve mutlak üst güç olarak tanrılara yöneldi. Her kentin bir koruyucu tanrısı oluştu. Tanrıya mutlak biat gerekti. Kentin korunması yanında işleyiş ve düzenin sağlanması için insanların kent tanrılarını kızdırmayan ve hoş tutan davranışlar göstermeleri gerekiyordu. Bunun için gerektiğinde insanlar kentin tanrısına kurban veriliyordu. İnsanlar sayısız putlar ve tanrılar ürettikten sonra nihayet insanın kendi yaşamına ilişkin anlam arayışı, tek Tanrı inancına yönelerek, çağdaş dinlerin oluşmasını sapladı. İnançların tekrarı, insan beynin de serotonin ve dopamin salgısı ile insana huzur verir ve ödüllenme ile rahatlatır. Bu nedenle inanç, insan beyninin ilk ve temel işlevidir. İnançlar, limbik beyinde kodlanmış davranış kalıpları olarak, devreye girmek için hazırda beklerler.
****
Ancak, yaşadığımız evren ve doğanın açıklanması için inanmak yetmez. Doğa ve evrendeki işleyiş ilişkilerini keşfetmek gerekir. Bu arayış insanı, zihninin diğer bir işlevi olan düşünme işlevine yönlendirdi. Düşünme işlevi, beyinde ayrı bir düzlem olan neokorteks üzerinden devreye girer. Bu işlev önce felsefe olarak, filozofların dünyaya ilişkin anlam arayışı ve yorumu olarak şekillendi. Daha sonra doğa ve evreni açıklama arayışı olarak bilim, neokorteksin ikinci işlevi olarak felsefeden ayrıştı. Felsefe ve bilim, insan aklının mantık dilini kullanarak inanç kalıplarından ayrıştı. Rönesans dönemi, insan aklının inanç ve biat ötesinde, düşünme ile iyiyi ve güzeli yaratabileceğini kanıtladı. Aydınlanmanın son dönem filozofu E. Kant, her insanın kendi aklını kullanma cesareti olması gerektiğini, aksi durumda başkasının mütemmim cüzü olacağını vurguladı.
Nihayet sanayi toplumunda aklın ve bilimin daha etkin kullanımı, yeni teknolojiler ve yeni bir toplum yapılanması yarattı. İnsan aklının değerli olması, aklını kullanan insanların eşitliğini gündeme taşıdı. Bu durum toplumsal işleyişin yeniden yapılanmasını gerektirdi. Max Weber, çağdaş toplumlarda, geleneksel ve karizmatik otoriteler yerine, akıl ürünü hukuk kuralları ile düzenlenmiş, hukuk devleti, çağdaş demokrasi ve yasal otorite açıklamasını getirdi. Hukuk devleti olarak işleyen demokrasilerde, ne ilkel beyin bölgeleri olan beyin sapından, içgüdüsel olarak tetiklenen kızgınlık ve öfke davranışları, ne de limbik beynin kabileci geleneksel kalıpları ile davranılamaz. Bu akıl ve çağdışı tutumlardan hiçbir zaman demokrasinin kaçınılmazı olan uzlaşı çıkmaz.
Ayrıca, eğer bir ülkede etik değereler yerle bir olmuş, liyakatsız kadrolar ve cehalet devlet yapılanmasında pirim yapmış, kişisel keyfilik yaygınlaşmış ve yargı iktidarın kırbacı olarak sadece muhalefet için kullanılıyorsa, böyle bir ortamdan arınma bekleyen kişiler, celladına aşık olmuş demektir. Bu ortamdan arınma beklemek ayrı bir cehalet örneği olup; çözüm, aklın ve bilimin rotasında çağdaş çoğulcu demokrasiye, Atatürk rotasında, çağdaş uygarlık hedefinin üstüne çıkmak için yola çıkanlara katılmaktan geçiyor.