Eziyet etmeye kimsenin hakkı yok

Oyuncular Sendikası ile söyleşimiz kaldığı yerden devam ediyor. Çocuk oyuncuların setlerde yaşadıkları, sosyal güvencesi olmadan çalıştırılan set işçileri, özellikle kadın oyuncuların yaşadığı taciz ve mobbing sektörün kanayan yaralarından sadece birkaçı.

Eziyet etmeye kimsenin hakkı yok

Röportaj/ Ezgi ÖZCAN/ Episode Dergisi

Medya sektöründeki mesleki örgütlenmelerin ne kadar problemli ve zayıf olduğu son yılların çok konuşulan konularından biri. Sanatçı mı, işçi mi? Freelance mi, mesaili mi? Sendika lazım mı, değil mi? Oyuncuların işçi olduğunu savunan Oyuncular Sendikası’nın yönetim kurulu üyeleri Tuba Erdem, Sercan Gidişoğlu, Sermet Yeşil ve Genel Koordinatör Sinem Derya Çetinkaya ile Oyuncular Sendikası’nın geçici bürosunda yani Akatlar Kültür Merkezi’nde salgın henüz gündemde değilken buluşup konuştuk.

Çocuk işçi… Ki bizim yasalarımıza göre çocuk işçi çalıştırmak yasak!

Sercan Gidişoğlu: Biz onu kurum olarak kültür sanat alanında yasak olmaktan çıkarttık aslında. Kanuna bir istisna maddesi ekleterek. Tabii ki hem şahıslar hem de kurum olarak çocuk işçiliğine karşıyız ama kültür sanat alanında dünyanın her yerinde “çocuk oyuncu” statüsü var. Bu statünün hayata geçmesi için bakanlığa baskı yaptık. Kültür sanat alanında çocuk “çalışmalı” ancak bu kesinlikle çocuğun fiziksel, zihinsel, ruhsal, duygusal gelişimini ve eğitimini engellemeyecek şekilde düzenlenmeli. Kültür sanat alanında ancak ve ancak çocuklar belli koşullar altında “çalışabilir”. Bu koşullar için de Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Bunu yapmış ülkeler var, kurallar belli. Uyulmadığı zaman cezaların çok ciddi olması lazım. Çocuk aslında toplum olarak hepimizin koruması, kollaması gereken birey. Çocuğun tarifi bu. Belli bir yaşa gelene kadar sadece anne babasının değil, devletin de toplumun da koruması gereken birey. Yeri gelir devlet, çocuğu, anne babasından da korur. Zaman zaman çocuk oyuncular çok ciddi paralar kazanıyor, o paraların üzerinden aile ve başkaları ekonomi yaratacak diye çocuğa eziyet etmeye kimsenin hakkı yok.

Belli ki ebeveyn sömürüsü de işin içine giriyor. Peki, bu noktada Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bir dahli var mı? Nedir bakanlığın yaklaşımı?

Sercan Gidişoğlu: Biliyorsunuz Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’yla Aile Bakanlığı birleşti, tekrar ayrılmaları sözkonusu ama birlikte işliyorlar hâlâ. Az önce bahsettiğim kanun maddesi diyor ki; “Devlet bunu ilgili yönetmelikle düzenler, altı ay içinde de yönetmeliği çıkarır.” Bu yasa 2014’te çıktı. 6 ay, 6 yıl oldu. Hâlâ Çalışma Bakanlığı, bu konuyla ilgili yönetmeliği çıkarmadı. Yönetmeliğin son taslağında en büyük eksikliğin olduğu nokta, cezai yaptırımların çok hafif olması. Başka ülkelerde cezai yaptırımlar bu kadar hafif değil; ikinci ya da üçüncü ihlalde hapis cezasına kadar varıyor konu. Taslağın bu haliyle yapımcı hafif para cezasını ödeyip istediği şekilde çocuğu çalıştırmaya devam edebilir. Ama her şeye rağmen bir başlangıç bu yönetmelik. Çünkü pozitif olarak şunlar da var: Yaş gruplarına göre çalışma saatlerinin düzenlenmesi, sette pedagog bulundurma zorunluluğu, sette oyun alanı bulundurma zorunluluğu, çocuğa yetişkinlerle aynı ortamı paylaştırmama zorunluluğu, okulu ihmal etmeme zorunluluğu, çocuk oyunculuğa başlamadan önce psikiyatristten rapor alma zorunluluğu… Ha, bunlar ne kadar uygulanır orası ayrı ama yine de bunların kâğıt üzerinde yer alması bile bizim elimizi güçlendirir. Sürekli baskı yapıyoruz ama Çalışma Bakanlığı’yla bir türlü ilerleme sağlayamıyoruz.

Tuba Erdem: Bir buçuk sene önce Konya’da bir sette bir çocuğun %70’i yandı. Herkes unuttu ama Oyuncular Sendikası hâlâ bu durumu takip ediyor. Bu mevzu bize ulaştığında hemen basın açıklaması yaptık. Oyuncular Sendikası olmasaydı bu işin üzeri hemen kapatılacaktı. Çocuk, o dönem yoğun bakımdaydı, biz hayata dahi dönemeyeceğini düşünüyorduk. Basın açıklamasından hemen sonra kanal yetkilileri (TRT) hemen konuya dahil oldu. Ben bir buçuk sene sonra geçen hafta Konya’daydım, çocuğu yeniden ziyaret etmek için. Çocuğun vücudunu gördüm; ben hayatımda böyle bir deformasyona şahit olmadım! İnsanlar bir buçuk saat çay içerek, çekirdek çıtlayarak bir şeyler izleyecek diye, bir çocuğun hayatı bu şekilde sönemez!

Yapımcı ve kanal bu işin neresinde? İlgileniyorlar mı?

Tuba Erdem: Kanal ilgileniyor bir tek. Çok ilgililer başından beri. TRT Genel Müdürü İbrahim Eren ve görevlendirdiği kişiler konuyu sahiplenmiş durumda. Doktoru da aynı şekilde.

Sermet Yeşil: Özel kanal olsaydı bu kadar ilgilenmezlerdi. Devletin kanalı olduğu için durum böyle.

Peki, yapımcı ne oldu?

Tuba Erdem: Biz bu diziyi yayından kaldırttığımız için yapımcı da beklediği geliri elde edemedi ve iflas etti. Yapımcının çok ciddi bir katkısı yok. Mağdurla aralarında bir tazminat davası var. Tazminat kararı çıkarsa da nasıl ödeyecek, o da meçhul. Ödeyemezse hukuki süreç devam edecek. Yapımcıların hepsi böyle demiyoruz elbette ama bakın, bir Sevgi Birsel örneği var… “Hıçkırık” diye bir dizi yaptı, oyuncuları iki yıldır paralarını alamıyor. Kadın bir de çıkıp üstüne üstlük, “Ben dolandırıcı değilim” diye beyanat veriyor!

NETFLIX’in haberi yoktu

Çok korkunç bu anlattıklarınız.

Sercan Gidişoğlu: Mesela Netflix’te yayınlanan bir dizi var, “Atiye”. Onun hazırlık aşamasında duvarları boyayan set işçisi öldü. Sigortasız çalıştırılıyordu. Set başlamadı diye hazırlık aşamasında sadece günlük yevmiyeyle güvencesiz ve tedbirsiz bir şekilde çalıştırılıyor insanlar. “La Casa de Papel” setinde biri ölseydi bu kadar kolay olabilir miydi? Örgütlülük dedik, burada örgütlülüğün şöyle bir önemi var. Biz sendika olarak ve şahıs olarak ben, rapor yazarak direkt Netflix’in Amerika’daki merkezine bu olayı bildirdik, biliyor musunuz? Türkiye’de kimsenin bundan haberi yok. Ve biz bildirdiğimizde Amerika’daki merkez henüz bu olayı bilmiyordu.

Nasıl? Türkiye ekibi bunu bildirmemiş mi?

Sercan Gidişoğlu: Biz iletişime geçtiğimizde böyle ölümlü bir kaza olduğundan haberleri yoktu!

Netflix, Türkiye pazarına giriyor ama çalışma kültürü Türkiye’ye gelemiyor yani.

Sercan Gidişoğlu: Çünkü işi buradaki firmalara taşere ediyor. Biz örgüt olarak uluslararası seviyede de bazı çalışmalara devam ediyoruz. Mesela FIA-Uluslararası Aktörler Federasyonu’nun üyesi ve yönetim kurulu üyelerinden biriyiz. Şu anda FIA’nın bir çalışma grubu var. Ben oranın da aktif öznelerinden birisiyim. Netflix ve diğer uluslararası firmalarla görüşmeler yürütüyoruz. Ancak Netflix özelinde, özellikle iş sağlığı ve güvenliğini ilgilendiren konularda minimum bazı standartların lokal yükleniciden bağımsız, global bir şekilde oluşturulmasına yönelik istişareler yürütülüyor. Bir meslek örgütün olmasa bunların hiçbirini hayal dahi edemezsin! Nisan ayında FIA’nın Avrupa Grubu Toplantısı İstanbul’da yapılacaktı fakat korona virüsü sebebiyle toplantıyı erteledik.

Bütün dünyaya yayılan #metoo hareketinden de söz etmek isteriz… #metoo’da gündeme gelen konular bizim ülkemiz için de geçerli mi? Gerçekten kadın başroller, erkek başrollerden daha mı az kazanıyor? Sektördeki toplumsal cinsiyet eşitsizliği size nasıl yansıyor?

Sercan Gidişoğlu: Toplumsal cinsiyet eşitliği açısından oyunculuk alanında çalışan kadın-erkek sayısı neredeyse birbirine denk. Biz o noktada neredeyse %50 oranını yakalamış nadir işkollarından biriyiz. Sayısal bazda sıkıntı yok. Sıkıntının başladığı yer, kadının ve erkeğin belli rollere mahkûm edilmesi, dizi sektörü özelinde konuşursak. Oyuncu kaşeleriyle ilgili olarak da elimizdeki bilgiler çok spekülatif aslında. Bizim de elimizde sayısal bir veri yok. Duyduğumuz rakamlar içinde genellikle en yüksek rakamlar erkek oyunculara ait oluyor. O da bir gerçek.

Hukuki destek veriyorlar

Taciz olaylarının sıklığı nedir? Sizin önünüze hangi durumlar geliyor?

Sercan Gidişoğlu: Taciz, mobbing boyutu, dünyada son yıllarda #metoo’yla da birlikte daha görünür hale gelmeye başladıkça bize de özellikle son 2- 3 yıl içinde gelen çok vaka oldu. Kurulduğumuz ilk aşamada bu kadar başvuru yoktu, bunun üzerine bir birim kurma kararı aldık. “Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği – İşyerinde Taciz ve Mobbingle Mücadele” adında büyük bir birim kurduk. Yönetim kurulu üyelerimizden Ece Dizdar şu anda bu birimin sorumluluğunu üstlenmiş durumda.

Tam olarak sendika konunun neresine dahil oluyor? Hukuki destek mi sunuyor?

Sinem Derya Çetinkaya: Şikâyet merci olarak bir konum edindik. İlk önce şikâyetçi tarafı dinliyoruz. Bununla ilgilenen alanında uzman, gönüllü avukatlarımız da var. Sonrasında bir değerlendirme yapıp yol haritası çıkarıyoruz. Konunun ifşa edilip edilmemesini beraber değerlendiriyoruz. Tabii burada beyan sahibinin kişisel kararı devreye giriyor. O yüzden genellikle birçok vaka kamuya ulaşmıyor. Adli sürece gidiyorsa gidiyor, gitmiyorsa taraflar anlaşıyor çünkü bu da olabiliyor bazen, vazgeçebiliyor, yüzleşmek istemeyebiliyor vs. Genel hatlarıyla böyle bir mekanizmamız var.

Tuba Erdem: Mobbing ne? Taciz ne? Ne neye girer? Oyuncuların kafasında bunları oturtması ve netleştirmesi gerekiyor. Özellikle mobbing çerçevesi tam olarak belli olmayan, genelde alenen yapılmayan, mobbinge maruz kalan kişinin kafasını karıştıran bir baskı yöntemidir. O yüzden birçok kişi neye maruz kaldığını anlamakta zorlanıyor. Taciz ise biraz daha somut bir şey olarak tanımlanabilir. Sözlü veya beden bütünlüğü suistimal eden ciddi bir konudur. Anlayamıyorsun, adlandıramıyorsun. “Şaka yaptı ya!” diyorsun… Ya da karşı tarafa, “Sen ne yaptın bana?!” dediğinizde, “Amaaan sen de ne üstüne alınıyorsun, şaka yaptık!” deyip konuyu sana döndürebiliyor. Şöyle bir gerçeklik de var, bazı kişiler yaptığı hareketlerin mobbing ve taciz olduğunun farkında bile değil! Bu konuda ciddi bir bilinçlenmeye ihtiyaç olduğunu gördüğümüz için bu konuda sektörümüze özel bir yol haritası oluşturmaya çalışıyoruz.

Güncelleme Tarihi: 17 Nisan 2020, 15:19
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER