Adliye önünde haftalarca “Bana bir şey olursa intihar demeyin” diyerek yardım çağrısı yapan bir kadın ve istismara uğradığı söylenen küçük kızı artık hayatta değil. Fatmanur Çelik ve 8 yaşındaki Hifa İkra Şengüler’in ölümü, çocukları ve kadınları korumakla yükümlü olan mekanizmaların nasıl işlemediğini gösteren bir tablo olarak hafızalara kazındı. Bir annenin defalarca duyurmaya çalıştığı çığlık karşılık bulmazken, geriye şu soru kaldı: Çocukları ve kadınları koruyamayan bir düzen, tarikat ve cemaat yapılarının önünü açmaya devam ederken benzer tehlikeler nasıl engellenecek?


Benzer yapılar bugün de Türkiye’nin birçok yerinde faaliyetlerini sürdürüyor. İzmir’de ise vatandaşların itirazlarına rağmen açılan tarikat yurtları, “tehlike göz göre göre geliyor” tepkilerini beraberinde getiriyor.

336923


“Tarikat holding düzeni çocukları karanlığa mahkum ediyor”


Çiğli’de tarikat yurduna karşı mücadele yürüten Çiğli Halk Temsilcileri Meclisi’nin Sözcüsü Avukat Emel Diril, yaşananların münferit olmadığını belirterek yıllardır benzer tehlikelere dikkat çektiklerini söyledi.


“Şaşırtıcı bir şey değil, çünkü bu ilk defa olmuyor. Daha önce Ensar Vakfı’nda da gördük, Aladağ’da gördük. Bir şekilde tarikatların olduğu her yerde o ‘Tarikat Holding’ düzeni çocukları hem karanlığa mahkûm edip hem de öldürüyor. Bunun elbette sorumlusu burada şüpheli olduğu söylenen kişi, fail, yargılanması gereken kişi. Ama esas olarak bunun son bulması için bu düzenin ortadan kalkması gerekiyor.
Aslında zaten bunu sıklıkla söylüyoruz; gerçekten bugün yerel yönetimlerin meclisleri de, bizim milletvekillerinin içerisinde olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu açıdan gerçekten bizlerin yararına işleyen yerler değil. Çiğli’deki yurda 2020 yılında Çiğli Belediyesi ruhsat veriyor. Ondan 10–12 yıl kadar önce de arsanın o vakfın eline geçmesi için bir sürü trampa ve tapu işlemleri yapılıyor. Bir tane Kur’an kursuna ismi verilmiş bir kişiye devroluyor bu arsa. Gerçekten paranın, çıkarın, oradaki akçeli işlerin ortaklığı. Mahalleye tarikat yurdu mu yapılacak, çocuklar orada istismara mı uğrayacak, yangın mı çıkacak, tedbirsizlikten başka bir sonuçla mı karşılaşacağız… Bunlarla ilgisizler.


Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin geçtiğimiz dönem başlarken kendi çocuğunu Ankara’da en pahalı koleje yazdırdı. Senesi yaklaşık 1,5 milyon liraydı. Ülkedeki okullardan, halkın çocuklarının laik ve bilimsel eğitim alması gereken okullardan sorumlu olan bakanlığın başında olan kişi olarak bir özel okulun reklamını, kendi çocuğunu yazdırdığını söyleyerek yapmaktan utanmıyor. Aynı bakanlık, aynı kişi ‘tarikatlar sivil toplum kuruluşudur’ diye açıklama yapmıştı. Şimdi bunlar tesadüf değil. Piyasacılık ve gericilik zaten birbirini besliyor.


Doğal olarak bunlardan en çok emekçilerin çocukları etkileniyor. Çünkü okumak isteyen bir çocuğun, bir işçi ailesinin çocuğunu kazandığı bir okula göndermek için devletin karşılayacağı bir yurt olmadığında nerede okutacak? Tek asgari ücretin 28 bin lira olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Doğal olarak laikliğe en çok halkın, emekçi halkın ihtiyacı var. O çocukların bu tarikat yurtlarına mecbur bırakılmaması için kamuculuğu ve devletçiliği savunmak zorundayız. Hepsini bir arada savunmak zorundayız.”

B41E94A0 17F7 11F1 801D Ed3Cff6Bf876.Png


“Bu ölümün faili sistem”


Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatlarından Nevraz Sığın, yaşananların yalnızca tek bir dosya olmadığını, Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı davalarında ortaya çıkan sistemsel sorunların çarpıcı bir örneği olduğunu söyledi.


“Türkiye’de uzun süredir kadın hareketinin içinde olan bir kadından söz ediyoruz. Yargı pratiğinin Türkiye’de nasıl işlediğini bildiği için, bu tür dosyalarda yargının nasıl araçsallaştırıldığını ve kadınlar üzerinde bir sopa gibi kullanıldığını da biliyordu. Bu nedenle söylediği “yardım çığlığı” aslında sadece kendi dosyası için değildi. Bu dosya, aslında tüm kadınlar için bir uyarı ve yol gösterici niteliğindeydi. Çünkü bu kadın sistematik olarak cinsel istismara maruz bırakılıyor.


Bu istismar bir tarikat yapısı eliyle gerçekleşiyor. Kadının bedeninin metalaştırıldığı, erkeğin malı gibi görüldüğü, artık ucube diyebileceğimiz bir anlayışla, tecavüz eden kişiyle evlendiriliyor. Bununla da kalmıyor; anladığımız ve bildiğimiz kadarıyla bu kişi daha sonra kız çocuğuna da cinsel istismarda bulunuyor. Kadın bu duruma ses çıkardığı için sürekli ölüm tehdidi alan bir kadındı. Buna rağmen mücadele etmeye devam etti.


Bu dosya aslında bizim için adeta bir el kitabı gibi bakmamız gereken bir meseleye dönüştü. Çünkü biz hep şunu söylüyoruz: Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri dosyalarında yargıyı araçsallaştırdığınızda, erkeklerin cezalandırılmaması yönünde bir pratik ortaya çıkıyor.


Aslında yasalarımızda temel bir sorun yok. Yasalar uygulansa büyük ölçüde sorun çözülür. Ancak yasalar erkek odaklı bir bakışla uygulanıyor. “Erkektir yapar, elinin kiridir” anlayışıyla hareket edildiği için adalet sağlanamıyor. Fatmanur da yıllardır bu sistemin içinde olduğu için bunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle söylediği şey aslında bir yardım çığlığıydı.

İzmir'in trafik raporu: Sürücülere ceza yağdı
İzmir'in trafik raporu: Sürücülere ceza yağdı
İçeriği Görüntüle


Ama biz de koruyamadık. Bu ülke olarak bu kadını koruyamadık. Elbette bu bizim bireysel ayıbımız değil; bu yargı sisteminin ayıbıdır. Bu insanların yardım çığlığını duymadılar. Fatmanur yıllardır adliyelerin önünde bunu haykırıyordu. Bulunduğu her yerde mücadele ediyor, eylemler yapıyor, sesini duyurmaya çalışıyordu. Yargının bu şekilde araçsallaştırılması, erkeğe ceza verilmemesi ya da çok düşük cezalarla kurtulmasının yolu açılması, haksız tahrik gibi indirimlerin uygulanması hep bu pratiğin parçasıdır.”

Whatsapp Image 2026 03 09 At 13.08.41


“Fatmanur aslında sisteme bağırıyordu…”


Sığın, Fatmanur Çelik’in yıllardır sürdürdüğü mücadelenin aslında yalnızca kendi hayatı için değil, tüm kadınlar için bir uyarı niteliği taşıdığını belirterek yargının bu tür dosyalarda nasıl işlediğine dikkat çekti.
“Ben bir avukat olarak bunu sürekli görüyorum. Ancak toplumun büyük bir kısmı bu tür olayları ancak televizyonlardan izliyor. Fatmanur ise bu sistemin tam ortasındaydı. Başından beri mağdurdu, ama şimdi ne yazık ki bu sistemin sonucu olarak hayatını kaybetti. Bu sistem onu adeta yedi, parçaladı. Bu nedenle haber dilinde de sisteme yönelik bir çerçeve kurulmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kadın sisteme karşı bir mücadele verdi. Aslında sisteme bağırıyordu, “Beni öldürmeyin, bu sistem beni parçalıyor” diyordu. Ama sistemin uygulayıcıları bunu duymadı.


Adalet Bakanı’nın gündemi ortada. Aile Bakanı’nın yaptığı açıklamalarda bile kadını suçlayan bir yaklaşım görüyoruz. Aynı bakan çocuklarla ilahiler söyleyen görüntüler veriyor ama bu çocuğu neden koruyamadı? O çocukların ne farkı vardı? Burada din üzerinden yürütülen bir istismar ve toplumu kandırma çabası var. Böyle bir bakanlık anlayışıyla karşı karşıyayız. Sorun tam olarak bu. Bu tür durumlarda bakanlığın ve savcılığın nasıl bir yol izlemesi gerektiğine gelirsek; öncelikle bakanlığın zihniyetini değiştirmesi gerekiyor.
Devlet laik bir yapıdır ve din temelli bir anlayışla yönetilemez. Ancak bugün bakanlık üzerine vazife olmayan pek çok şeyle ilgilenirken, asıl sorumluluğu olan kadın ve çocukların korunması konusunda yeterli adımları atmıyor. “Aile yılı” ilan ediliyor ama o yıl içinde kaç kadın öldürüldü? Bu soruya yanıt verilmesi gerekiyor. Kadınların birey olarak görülmesi gerekiyor. Kadın, erkeğin bir uzvu ya da ona hizmet eden bir araç değildir. Kadın bir bireydir, bir yurttaştır ve temel haklara sahiptir. Yaşam hakkı da bunların en başında gelir. Eğer sistem bu anlayış üzerinden kurulursa ancak o zaman düzelebilir. Ama bugün ne kolluk kuvvetleri görevini tam anlamıyla yerine getiriyor, ne bakanlık yeterli bir açıklama yapıyor, ne de sorumlular hakkında etkili soruşturmalar yürütülüyor.


6284 sayılı kanun gibi mekanizmalar uygulanmadığında da hiçbir yaptırım görmüyoruz. Sonuç olarak sorun sadece tekil bir olay değil; sistemsel bir bozukluk ve zihniyet problemidir. Önce bu zihniyet değişirse belki doğru yola girilebilir.”

Yurtt


Çiğli ve Karabağlar’da tarikat yurdu tartışması


İzmir’in Çiğli ilçesinde yurttaşların kapısına mühür vurduğu Süleymancılar’a ait tarikat yurdu buna en çarpıcı örneklerden biri. Mahalle sakinlerinin ve hukukçuların itirazlarına rağmen, “Kuran İlimlerine ve Milli Kültüre Hizmet Vakfı” adına faaliyet gösteren yurt sessiz sedasız öğrenci kabul etmeye başladı. Tepkiler nedeniyle tabela bile asılmayan binaya öğrencilerin yerleştirildiği belirtilirken, mahalle halkı çocukların bu yapılara mahkûm bırakılmasına tepki göstermişti.


Çiğli Halk Temsilcileri Meclisi Sözcüsü Avukat Emel Diril, vatandaşların başvurusu üzerine suç duyurusunda bulunarak tarikat yurdu açılmasının Anayasa’ya, aykırı olduğunu belirtmiş, suç duyurusunda kamu kaynaklarının yasadışı tarikat faaliyetlerine aktarılması nedeniyle “görevi kötüye kullanma” kapsamında soruşturma açılması talep etmişti. Ancak savcılık dosya hakkında “soruşturmaya yer olmadığı” kararı verdi.


Benzer bir tartışma Karabağlar ilçesindeki Uzundere Mahallesi’nde yaşanıyor. Alevi vatandaşların ağırlıklı olarak yaşadığı mahallede inşa edilen kaçak öğrenci yurdu ve Kuran kursu için belediye defalarca yıkım girişiminde bulundu. Ancak yıkım kararları uygulanamadı ve yapı hâlâ faaliyetini sürdürüyor. Belediye, aralarında söz konusu kaçak yurt ve kurs binasının da bulunduğu toplam 138 yapının yıkımı için yeniden ihale süreci başlattı. Yıkım ihalesinin 25 Mart 2026 tarihinde Karabağlar Belediyesi Destek Hizmetleri Müdürlüğü’nde yapılacağı açıklandı. Daha önce aynı yapılar için düzenlenen ihalelere ise hiçbir firmanın teklif vermediği belirtilmişti. Mahalle sakinleri ise en temel sorunun belirsizlik olduğunu söylüyor: Yurda kaç çocuğun gidip geldiği ve içeride neler yapıldığı tam olarak bilinmiyor.

Kaynak: özge uyanık