SEMİ TEKTAŞ/Türkiye’de kuraklık, nüfus artışı, kentleşme ve üretim alışkanlıkları su kaynakları üzerindeki baskıyı artırıyor. TÜİK’in 2024 yılı Su ve Atıksu İstatistikleri’ne göre Türkiye’de belediyeler, imalat sanayi işyerleri, termik santraller, organize sanayi bölgeleri, maden işletmeleri ve köyler tarafından su kaynaklarından toplam 20,3 milyar metreküp su çekildi. Yıllara göre su kullanım oranı sürekli yükselirken çevreciler iklim krizinin derinleşmesiyle dünyayı ciddi kuraklık beklediğini bununla beraber tatlı sular kıtlığı yaşanacağı konusunda endişe yaşadıklarını ifade ediyor.
İzmir 3’üncü sırada
TÜİK’in açıkladığı 2024 verilerine göre Türkiye’de su kaynaklarından toplam 20,3 milyar metreküp su çekildi. Bu miktarın yüzde 45,4’ü tatlı su kaynaklarından karşılandı. Denizden çekilen suyun büyük bölümü ise soğutma amaçlı kullanıldı. Tatlı su kaynaklarından çekilen suyun dağılımında belediyeler ilk sırada yer aldı. TÜİK’e göre tatlı suyun yüzde 81’i belediyeler, yüzde 7,3’ü imalat sanayi işyerleri, yüzde 5,8’i maden işletmeleri ve organize sanayi bölgeleri, yüzde 4,3’ü köyler, yüzde 1,6’sı ise termik santraller tarafından kullanıldı. Belediyelerde kişi başı günlük ortalama su miktarı Türkiye genelinde 255 litre olarak hesaplandı. Üç büyükşehirde kişi başı günlük ortalama su miktarı İstanbul’da 203 litre, Ankara’da 270 litre, İzmir’de ise 215 litre oldu. Bu tablo, özellikle büyükşehirlerde nüfus yoğunluğu, altyapı kayıpları, yaz aylarında artan kullanım ve kuraklık riskinin su yönetimini daha kritik hale getirdiğini gösterdi.
Tarımsal sulama ilk sırada
Veriler, su tüketimini artıran üç ana nedeni öne çıkarıyor. İlk sırada tarımsal sulama yer alıyor. Vahşi sulama, açık kanallardaki kayıplar, su ihtiyacı yüksek ürünlerin yaygınlığı ve kurak dönemlerde artan sulama ihtiyacı su kaynakları üzerindeki baskıyı büyütüyor. İkinci sırada kentleşme ve evsel kullanım geliyor. Nüfus artışı, büyükşehirlerde yoğun yapılaşma, yaz aylarında artan tüketim, bahçe ve havuz kullanımı ile altyapıdaki kayıp-kaçaklar içme ve kullanma suyu talebini artırıyor. Üçüncü sırada ise sanayi ve enerji kaynaklı kullanım bulunuyor. TÜİK’e göre 2024’te tatlı su kaynaklarından çekilen suyun yüzde 7,3’ü imalat sanayi işyerleri tarafından kullanıldı. Denizden çekilen suyun büyük bölümünün soğutma amaçlı kullanılması da enerji üretimi ve sanayi süreçlerinde suyun kritik rolünü ortaya koyuyor.
Cangı: Altyapı yetersiz kalıyor
Artan nüfusla birlikte su kaynaklarının hızla tükendiğini ifade eden Çevre Hukukçusu Arif Ali Cangı, bununla beraber şehirlerin altyapılarının yetersiz kaldığına dikkat çekti. Cangı, “Su tüketiminin artışının en önemli nedenlerini iklim krizi, nüfus artışı, endüstriyel tarım ve hayvancılık, çok su tüketen sanayi ve endüstriyel faaliyetler olarak sıralayabiliriz. Küresel iklim değişikliğine bağlı olarak artış gösteren sıcaklıklar kuraklığı da beraberinde getiriyor. Özellikle sera gazı emisyonu, dünyada sıcaklıkların çok fazla artmasına yol açıyor; sıcaklığın artması suya olan ihtiyacı da artırıyor. Nüfusun hızla artması da su tüketimini artıran en önemli etkenlerdendir. Şehirlerin altyapıları nüfus artışı karşısında yetersiz kalıyor. Altyapı yetersizliği su kıtlığının ortaya çıkmasına neden oluyor. Kentlerin iklim krizi karşısında yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Örneğin park ve bahçelerde fazla su tüketen çim ve ağaçlara değil, susuz ya da çok az suyla var olabilen bitkilere yer verilmeli. Hane halkının en az ihtiyacı olan suyun ücretsiz verilmesi, onun üstündeki tüketimin ücretlendirilmesi de suyun tasarruflu tüketimine katkı sağlayabilir” diye konuştu.
“Temiz su tarımda kullanılıyor”
Temiz su kaynaklarının çok büyük oranda tarım için kullanıldığını ifade eden Cangı, “Tarımdaki yanlış sulama yöntemleri ve özellikle endüstriyel tarım ve hayvancılık uygulamaları su tüketimini artıran önemli etkenlerdendir. Tarım ve hayvancılığın yanı sıra tekstil, moda sektörü de fazla su tüketilmesine yol açan faaliyetlerdendir. Enerji, inşaat, madencilik ve otomotiv endüstrileri de fazla su tüketiminin faillerindendir” değerlendirmesinde bulundu.

“İklim göçleri yaşanabilir”
Bu aşırı su tüketimi artışı durdurulmazsa, iklim krizinin derinleşmesiyle dünyayı ciddi kuraklığın beklediğini belirten Cangı, “Tatlı su kıtlığı yaşanacağı konusunda uyarılar var. Diğer yandan buzulların erimesiyle deniz ve okyanuslardaki suların artmasıyla ada ülkeleri ve kıyıların sular altında kalması söz konusu. Gerek sular altında kalan yerlerden gerekse kuraklığın yaşandığı bölgelerden nispeten yaşamın devam ettiği bölgelere iklim göçlerine yol açması bekleniyor. Araştırmalar, önlem alınmazsa dünya nüfusunun üçte ikisinin su kıtlığı ile karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Türkiye’nin bulunduğu Akdeniz havzası da kuraklığı can yakıcı düzeyde yaşayacak bölgelerden” diyerek sözlerini tamamladı.
Çakıcı: Suyun yaklaşık yüzde 75’i tarımda tüketiliyor
Su kullanımında planlama eksikliği olduğunun altını çizen İzmir Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Hakan Çakıcı, “Su tüketimi, nüfus artışıyla doğrudan bağlantılı. Bunun yanında Türkiye’de çok büyük metropoller var ve bu kentlerde bölgesel su tüketimi oldukça yüksek. Sanayinin içme suyu kaynaklarından çektiği su ve tarımsal kullanım da bu tabloyu ağırlaştırıyor. Türkiye’de kullanılan suyun yaklaşık yüzde 75’i tarımda tüketiliyor. Bu alanda ciddi bir planlama eksikliği bulunuyor. Kullanılan suyun büyük bölümü barajlardan ve yeraltı sularından karşılanıyor. Şehirlerin içme ve kullanma suyu tüketimi, tarım ve sanayiye göre daha düşük düzeyde kalıyor. Asıl büyük tüketim tarımda ve sanayide gerçekleşiyor. Bu oranlar yıldan yıla değişse de iklim değişikliğinin etkisi giderek artıyor. Geçtiğimiz dönemlerde kuraklık yaşandı. Son kış döneminde ise yoğun yağışlar görüldü; hatta aşırı yağışlar sellere neden oldu. Temel sorun, yağışlarla gelen suyun barajlarda ve göletlerde yeterince depolanamaması. Bu suyun hem tarımsal sulamada hem içme suyu temininde hem de sanayide kullanılabilir hale getirilmesi gerekiyor. Yeraltı sularına yüklenmemek esas olmalı. Çünkü yeraltı suyu aslında rezerv su niteliğindedir. Bu kaynaklara fazla yüklenildiğinde doğal denge bozulur” diye konuştu.

“Devlet yeni tesisler kurmalı”
Ege Bölgesinin kuraklıktan en fazla etkilenecek bölgelerin başında yer aldığını ifade eden Çakıcı, “Tarımsal sulamada kullanılan suyun önemli bir bölümü yeraltı kaynaklarından sağlanıyor. Havzalara bakıldığında yeraltı suyu potansiyelinin sürekli eksi verdiği görülüyor. Yani yıl içinde, özellikle kış döneminde gelen su miktarı, çekilen su miktarını karşılamıyor. İzmir’in Bakırçay, Gediz ve Küçük Menderes havzalarında bu açık maalesef sürekli yaşanıyor. Tarımsal potansiyelin artması, nüfusun hızla yükselmesi ve sanayinin su ihtiyacının büyümesiyle birlikte tüketim her geçen gün artıyor. Buna karşılık kullanılabilir su miktarı, iklim değişikliği nedeniyle giderek azalıyor. Bu durum bizi bir kısır döngüye sürüklüyor. Bu noktada temel çözüm, devletin yeni tesisler yapması ve yatırım gerçekleştirmesidir. Barajlar ve göletler artırılmalı, mevcut sistemler yenilenmelidir. Bugün kullanılan baraj ve göletlerin çoğu 30-40 yıllık tesislerdir. Bu yapıların altyapısı yenilenmeli, iletim sistemleri yeraltına alınmalı ve açık kanal sistemleri değiştirilmelidir. Çünkü mevcut sistemlerde ciddi su kayıpları yaşanmaktadır. Yeraltı suları ise ancak rezerv kaynak olarak kullanılmalıdır. Bu konuda ilgili kurumlar ve kuruluşlar çeşitli projeksiyonlar hazırlıyor. Özellikle Akdeniz Havzası ve Anadolu düşünüldüğünde, Ege Bölgesi iklim değişikliğinden ve kuraklıktan en fazla etkilenecek bölgelerden biri olarak öne çıkıyor. Ancak bunu yalnızca kuraklık olarak değerlendirmemek gerekir. Yağış rejiminin değişmesi de aynı derecede önemli bir sorundur” değerlendirmesinde bulundu.
“Sosyal ve ekonomik yapı etkilenecek”
Çakıcı, “Bölge yıllık 600-700 milimetre yağış alsa bile bu yağış istenilen dönemde gerçekleşmediğinde sorun devam eder. Yağışların kısa sürede ve aşırı şekilde düşmesi sele yol açar; suyun toprağa ve rezervuarlara kazandırılması zorlaşır. Geçtiğimiz kış döneminde de bu tablo yaşandı. Aşırı yağışlar ve seller görüldü ancak bu suyun önemli bir kısmı kullanılabilir hale getirilemeden denize aktı. Bu nedenle yağışlarla gelen suyun barajlarda depolanması ve kurak dönemlerde kullanılabilir hale getirilmesi büyük önem taşıyor. Su krizinin tarımsal üretim üzerinde de doğrudan etkileri olacak. Sulu tarım yapılan alanlarda farklı ürünler yetiştirilebilirken, kuraklığın artmasıyla bazı ürünlerin ekimi artık mümkün olmayacak. Bu da gıdaya erişimi zorlaştıracak. Kısa vadede görülecek en önemli etkilerden biri budur. Daha uzun vadede ise çölleşme, tarımsal üretimin azalması, kırsaldan göç ve nüfus hareketliliği gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. 2050’lere yönelik projeksiyonlarda bu etkilerin daha belirgin hale geleceği öngörülüyor. Tarım sektörünün zarar görmesi, ürün desenlerinin değişmesi ve üretimin azalması, ekonomik ve sosyal yapıyı da etkileyecektir” şeklinde konuştu.
“Mısır, pamuk ve su bazlı ürünler en çok etkilenecek”
Olası su krizi nedeniyle İzmir’deki birçok ürünün zarar göreceğini ifade eden çakıcı, “İzmir içinde durum kritiktir. Kentin içme suyu, Gördes gibi 150-200 kilometre uzaklıktaki başka havzalardan getiriliyor. Bu durum, suyun alındığı bölgelerdeki dengeyi de etkiliyor. Oradaki su rezervi değişiyor, tarımsal üretim ve ekolojik yapı baskı altına giriyor. Dolayısıyla su sorunu yalnızca tüketimin gerçekleştiği kentle sınırlı kalmıyor; başka havzalarda da zincirleme sonuçlar doğuruyor. Su krizi yaşandığında öncelik genellikle dikili tarım arazilerine veriliyor. Meyve ağaçları gibi çok yıllık bitkilerin sulanması öncelikli kabul ediliyor. Çünkü bu alanlarda yaşanacak kayıpların telafisi çok daha zor. Bunun ardından, su tüketimi yüksek bazı ürünlerin ekimi kısıtlanabilir ya da desteklenmeyebilir. Mısır, pamuk ve çok su isteyen bazı sebzeler bu kapsamda değerlendirilebilir. İzmir’de sebze, mısır ve yem bitkisi üretimi yapılan sulu tarım alanları bulunuyor. Ancak uzun vadede bu ürünlerin bir kısmının ekimi zorlaşabilir. Çok su tüketen ürünlerden kademeli olarak vazgeçilmesi gerekebilir. Pamuk ve mısır gibi ürünlerin yerine daha az su tüketen ürünler öne çıkabilir. Meyve üretimi yapılan alanlar da su varlığına göre sınırlandırılabilir. Bakanlığın üretim desenlerini planlamaya ve sınırlamaya yönelik çalışmaları da bu sürecin bir parçasıdır. Artık her ürünün her bölgede ekilebildiği bir dönemden uzaklaşılıyor. Bu değişim hem ekonomik zorunlulukların hem de iklim değişikliğinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor” diyerek sözlerini tamamladı.




