Emek Partisi (EMEP) Milletvekili Sevda Karaca, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin yayımlanmasının 10. yılı dolayısıyla Barış Akademisyenleri’ne destek verdi. Karaca, akademisyenlere yönelik baskıların aradan geçen on yıla rağmen sona ermediğini belirterek, barışı savunanların hâlâ bedel ödediğini söyledi.

2016 yılında 1128 akademisyenin, Kürt kentlerinde 2015’te uygulanan sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan hak ihlallerine karşı yayımladığı bildiriyi hatırlatan Karaca, o dönemde hedef alınanın yalnızca imzacı akademisyenler değil, barış fikrinin kendisi olduğunu vurguladı. Karaca, “O gün susturulmak istenen akademisyenler değil, barıştı. Bugün hâlâ ‘silahlar sussun’ diyenler hedefteyse, bu dosya kapanmamıştır” dedi.

Okullar tatil edildi
Okullar tatil edildi
İçeriği Görüntüle

Karaca, bildirinin yalnızca insani bir çağrı değil, aynı zamanda kamusal bilim adına alınmış açık bir politik tutum olduğunu belirterek, akademisyenlerin bu nedenle hedef haline getirildiğini söyledi. 7 Haziran 2015’ten sonra ülkede sistematik bir şiddet rejimi inşa edildiğini dile getiren Karaca, bunun üniversiteleri de içine alan bir baskı mekanizmasına dönüştüğünü ifade etti.

EMEP Milletvekili Sevda Karaca’nın açıklaması şöyle:

**“On yıl önce susturulmak istenen sadece akademisyenler değil; barış fikrinin kendisiydi. Bugün hâlâ ‘silahlar sussun’ diyenler hedefteyse, bugün hâlâ barışı savunanlar bedel ödüyorsa, bu dosya kapanmamıştır. Üstelik bugün hem Türkiye’de hem bölgede, Suriye’de savaş politikaları yeniden kışkırtılırken, o söz yeniden günceldir.

‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ sözü yalnızca iktidarın şiddetine karşı insani bir itiraz değildir. Aynı zamanda üniversitelerin henüz tamamen teslim alınmadığı bir dönemde, kamusal bilim üretme sorumluluğundan doğan açık bir politik tutumdur. Çünkü kamusal bilim yalnızca bilgi üretmek değil, toplumsal sorunlara müdahil olmaktır. Akademisyenler tam da bunu yaptıkları için hedef alındılar.

Hepimiz, bizzat Erdoğan’ın ağzından dökülen sözlerle akademisyenlerin nasıl hedefe konduğunu ve akademinin nasıl zapturapt altına alındığını gördük. 7 Haziran 2015’ten sonra bu ülkede bilinçli biçimde bir şiddet rejimi inşa edildi ve hâlâ sürüyor.

Akademisyenler milliyetçi hamasetin ve olağanüstü hal hukukunun hedefi haline getirildi. OHAL KHK’larıyla ihraç edildiler, gözaltılar, fişlemeler, sürgünler yaşandı. Hukuk askıya alındı. ‘İltisak’ gibi kavramlarla bilim insanları sivil ölüme mahkûm edildi. Yargı süreçleri yıllara yayıldı, belirsizlik bizzat cezalandırmanın kendisi haline getirildi.

Akademik geleceği sistemli biçimde yok edilen, yaşam hakkı bile elinden alınan Mehmet Fatih Traş hocamız, ödetilen bedelin ne kadar ağır olduğunun sembol isimlerinden biri oldu. Ama akademisyenler bir adım geri atmadı. Barışı ve akademinin onurunu savunmaya devam ettiler.

Bildirinin 10. yılında hâlâ binlerce imzacıdan yalnızca beş akademisyenin üniversitelerine dönüşü kesinleşmiş durumda. Yüzlerce dosya hâlâ yargı raflarında bekletiliyor. Görevine dönebilenler ise yarın yeniden ihraç edilme tehdidi altında çalışıyor.

17 yıl önce beraatle sonuçlanmış davalar, 12 yıl önce takipsizlik verilmiş dosyalar, eski basın açıklamaları, hatta yasal ve mesleki faaliyetler bugün suç deliline dönüştürülüyor. Bunun adı açıkça düşman ceza hukukudur. Anayasa Mahkemesi ‘Barış bildirisi suç değildir’ dedi. Buna rağmen akademisyenler 10 yıldır cezalandırılıyor. Anayasa mı bağlayıcı, saray rejiminin keyfi mi?

Akademisyenleri üniversiteden atmak, öğrencilerin eğitim hakkını ve toplumun hakikate ulaşma hakkını gasp etmektir. Barış akademisyenlerine yapılan muamele bütün bir topluma gözdağıdır. Bu Meclis bu hukuksuzluk karşısında susarak tarihteki yerini belirliyor. Susmak bu düşman hukukuna ortak olmaktır.

Barış akademisyenlerinin sözünü biz de buradan söylüyoruz: ‘Bu suça ortak olmayacağız.’ Meclis bu suça ortak olmadığını göstermek istiyorsa hızlı, adil ve şeffaf bir süreçle Barış Akademisyenleri’nin tamamının görevlerine iade edilmesini sağlamak zorundadır.”

Kaynak: BÜLTEN