Rojda DOLGUN/ Ev işçileri için çoğu zaman güvencesizliğin, denetimsizliğin ve şiddetin başlangıç noktası ev oluyor. Temizlikten çocuk, yaşlı ve hasta bakımına kadar toplumun en görünmez ama en ağır işlerini üstlenen ev işçileri, sigortasız çalışma, iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla baş başa bırakılıyor. Ev işçileri hukuken bir iş kolu olarak tanımlanmış olsa da, bu tanım pratikte hak güvencesi sağlamıyor. Dağınık ve bireysel çalışmanın hâkim olduğu bu alanda sendikaların ev işçilerine ulaşması zorlaşıyor. İşten çıkarılma tehdidi, özellikle sigortasız çalışan kadınlar için örgütlenmeyi büyük bir risk haline getiriyor.
Tam kırk sene boyunca sigortasız çalıştığının altını çizerek elli beş yaşında gündelik işlerde çalışan ev işçisi Arzu Kalp “Ev işçiliği çok zor meslek. Çalışırken ciddi bir saldırıya uğradım. Telefonum elimden alındı. İşverenin evinde rehin kaldım. Kendi isteğimle orada olduğuma dair bir kağıt imzalatmak istediler. İşveren tarafından bunları kendi isteğimle yaptığıma dair kağıt imzalamamı istediler. Bir kamyon iş yazmışlar o listeye. O kağıdı imzalamayıp orada üç saat mücadele verdim. Yedi yıl çalıştığım işte, ev sahipleri tarafından davalık oldum. Dava sekiz sene sürdü. Artık gündelik olarak çalışıyorum. O olaylardan sonra aylıklı işlere girmeye cesaret edemedim. Çok sıkıntı yaşadım. İşçi çocuğuyum. Okuyamamanın sonucunda bu mesleğe 15 yaşımda başladım. Tam 40 sene boyunca sigortasız çalıştım. Benim gibi olan binlerce kadın var. Dışardan kendi sigortamızı ödemek çok zor. Birikim yapma imkanımız yok” dedi.
“Can güvenliğimiz yok”
Gittiği evlerde can güvenliğinden endişe duyduğunu vurgulayan Kalp “Hiçbir zaman saatinde işten çıkılamıyor. Çalışma saatleri çok uzun. Ev işçileri kendisini güvencesiz hissediyor. Can güvenliğimiz yok. Şu anda zaten toplum iyice bozuldu. Şimdi güvenip hiçbir eve gidemiyorum. Ancak tanıdığım birisi olursa, biri beni yönlendirirse gidiyorum. Şu an çalıştığım aileler, hep birbirlerinin arkadaşı olan insanlar.
Biz o ev işlerinde milletin genel temizliğini ve her işi yapıyoruz. Bir evi tepeden tırnağa temizliyoruz. Aslında iş tanımı çok fazla esnek. Benim mesela belimde kırık var. İş yerine duş perdelerini takarken merdivenden düştüm. Ayaklarımı kırdım. Merdivenlerden düşerek belimi kırdım. Ağır yük kaldırırken kolumu kırdım. Yani biz hem sakatlanıyoruz, hem sigortamız yok. İşverenler evlerinde olan olayları kabul etmiyorlar. Ev işlerinde çalışan kadınlara türlü iftiralar atılıyor. O yüzden denetim gerekiyor, buna devletin müdahale etmesi gerekiyor. Hepimizin saati ve maaşı belli olmalı. Kadınların korunması gerekiyor” diye konuştu.

Arzu Kalp
“Unutamadığımız hikayeler istisna değil”
Güç eşitsizliğinin yarattığı sonuçların çalışanlara nasıl yansıdığını örnekleyen Ev İşçileri Dayanışma Sendikası (EVİD-SEN) Genel Başkanı Gülhan Benli
“Unutamadığımız çok sayıda hikâye var. Bunlardan biri, evin içinde yaşanan şiddetin nasıl bir güç ilişkisiyle örtüldüğünü açıkça göstermektedir. Bir ev işçisi, Türkiye’de kamuoyunun yakından tanıdığı, ülkenin sayılı zenginlerinden biri olan bir işverenin evinde maruz kaldığı yoğun psikolojik baskı ve şiddet nedeniyle bu koşullara dayanamayarak işten ayrılmak zorunda kaldı. Eve döndüğünde yaşadığı şiddetin etkisiyle acil servise kaldırıldı. Bu olay, evlerin içinde yaşananların sıradan bir iş ilişkisi değil, güç eşitsizliğiyle beslenen açık bir insan hakları ihlali olduğunu gözler önüne seriyor. Ne yazık ki bu tür vakalar istisna değildir. Güçlü ve nüfuz sahibi işverenler karşısında ev işçileri çoğu zaman konuşamamakta; korku, yalnızlık ve güvencesizlik nedeniyle yaşadıkları şiddet görünmez kalmaktadır” dedi.

“Ev işi iştir, ev işçisi işçidir!”
Ev işçilerinin iş yerlerindeki denetimsizliğe ve kayıt dışılığa dikkat çeken Benli ev işçilerinin yaşadıkları sorunları şu şekilde aktardı:
“Türkiye’de ev işçilerinin karşı karşıya kaldığı en temel sorun, hukuken tanınmalarına rağmen güvencesizliğin kural haline gelmiş olmasıdır. Ev işçileri büyük ölçüde sigortasız çalıştırılmakta; iş kazası, meslek hastalığı ve psikolojik şiddet karşısında korumasız bırakılmaktadır. İş tanımı net olmadığı için sınırsız iş yüküne maruz kalmakta; ücret gaspı, keyfi işten çıkarma ve şiddet karşısında başvurabilecekleri etkili mekanizmalara erişememektedirler. Ev işçilerinin işyerleri evlerin içidir. Denetim yoktur, tanık yoktur, kayıt yoktur. Bu durum hem fiziksel hem de psikolojik şiddeti görünmez kılmaktadır. Ev işçileri çalışmakta ancak fiilen koruma altına alınmamakta; üretmekte ancak haklarını kullanamamaktadır.
Bunun ötesinde ev işçileri, yıllar içinde ağır temizlik yükü ve yoğun kimyasal kullanımı nedeniyle boyun fıtığı, bel fıtığı, bel kayması, omurga rahatsızlıkları, eklem ve diz problemleri, kronik kas-iskelet sistemi hastalıkları ile yaşamaya zorlanmaktadır. Kullanılan ağır temizlik kimyasalları ve dezenfektanlar nedeniyle ev işçileri; alerjik astım, KOAH ve diğer kronik solunum yolu hastalıklarıyla boğuşmaktadır. Akciğerleri yanmakta, nefes almakta güçlük çekmektedirler. Ancak bu rahatsızlıkların hiçbiri meslek hastalığı olarak tanınmamakta; ev işçilerinin bedenleri adeta sessizce tüketilmektedir.
Ayrıca ev işçileri cam silerken düşüp sakatlanıyor, ayaklarını kaybediyor; avize silerken elektrik çarpması sonucu yaşamlarını yitiriyorlar. Ancak tüm bu durumlar ne “iş kazası” ne de “meslek hastalığı” olarak kayda geçmektedir. Pankartlarımızda da haykırdığımız gibi; bizler can güvenliği, iş güvenliği ve sosyal güvence istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki: ev işi iştir, ev işçisi işçidir!”

Gülhan Benli
“Ev işçiliği görünmeyen emek”
Ev işçiliğindeki emeğin görünmemesine tepki gösteren Benli şu değerlendirmelerde bulundu:
“Ev işçiliği hâlâ görünmeyen emek olarak değerlendirilmektedir; çünkü bu iş, tarihsel olarak “kadının doğal görevi”, “aile içi yardım” gibi tanımlarla emek olmaktan çıkarılmıştır. Kadınların karşılıksız yaptığı işler üzerinden şekillenen bu anlayış, ev işçiliği ücretli hale geldiğinde bile onu gerçek bir çalışma ilişkisi olarak tanımamaktadır. Bu durum sömürüyü kalıcı hale getirmektedir. Biz diyoruz ki: “Ev işçisiyiz, toz bezi değiliz!”
Mevcut düzenlemeler ev işçiliğini parçalı ve yetersiz biçimde ele almaktadır. Sosyal güvence eksik, iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları yok denecek kadar sınırlıdır. Çalışma süreleri belirsizdir; şiddet ve taciz karşısında özel ve etkin bir koruma mekanizması bulunmamaktadır. Bu nedenle ev işçileri için ayrı, açık ve kapsayıcı bir yasal düzenleme zorunludur. Türkiye derhal ILO’nun 189 Sayılı Ev İşçileri Sözleşmesi’ni imzalamalıdır. Ayrıca iş yerinde şiddete karşı ILO C190 onaylanmalıdır.
Ev işçiliğinin görünmezliği aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucudur. Kadın emeği tarihsel olarak bakım ve temizlik işleri üzerinden evin içine hapsedilmiş; bu işler “doğal görev” olarak görülmüştür. Ev işçiliğinin hâlâ tam anlamıyla korunmaması, kadınları yeniden ve yeniden evin içine kapatmaya çalışan ataerkil politikaların devamıdır. Aslında bu durum doğrudan erkek egemen (patriyarkal) sistemin işine gelmektedir; bilinçli olarak yapılan veya eksik bırakılan yasal düzenlemelerle kadın emeği değersizleştirilmekte ve kadınlar eve hapsedilmektedir. Kadın emeğini koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden de bu yüzden vazgeçmiyoruz; çünkü "İstanbul Sözleşmesi Yaşatır" ilkesi, bizim iş yerimiz olan evlerdeki güvenliğimizin de anahtarıdır. Bu nedenle ev işçilerinin yaşadığı hak ihlalleri, kadın emeğini görünmez kılan ve bunu sürdürmekten çıkar sağlayan toplumsal cinsiyet rejiminin bilinçli bir sonucudur.”

Ev işçilerinin sendikalaşmasının önündeki engeller
Ev işçilerinin sendikalaşmasının önündeki engellere değinen Benli “Ev işçiliği hukuken bir iş kolu olarak tanımlanmıştır ve bu durum mahkeme kararlarıyla tescillenmiştir. Ancak iş kolunun tanınmış olması, ev işçilerinin haklarının fiilen güvence altına alındığı anlamına gelmemektedir. Sorun, iş kolu tanımını tamamlayan ve ev işçilerinin çalışma, denetim ve örgütlenme haklarını koruyan kapsayıcı yasal düzenlemelerin eksikliğidir. Ev işçileri tek tek evlerde, dağınık ve yalnız çalışmaktadır. İşyerlerinin özel alan sayılması nedeniyle düzenli ve etkili bir denetim yapılmamakta; bu durum şiddeti, tacizi, meslek hastalıklarını ve iş kazalarını görünmez kılmaktadır. Aynı gerekçe, sendikaların ev işçilerine ulaşmasını ve örgütlenme faaliyetlerini de zorlaştırmaktadır. İşten çıkarılma tehdidi son derece güçlüdür; güvencesiz ve kayıt dışı çalışan kadınlar için örgütlenmenin bedeli çok daha ağırdır. Sonuç olarak ev işçileri hem denetimsizliğe hem de örgütsüzlüğe mahkûm edilmektedir. Bu durum tesadüf değil, bilinçli bir tercihin sonucudur” dedi.

“Ev işçilerine güvenceli istihdam sağlanmalı”
Ev işçilerinin yaşadığı hak ihlallerinin altını çizen Benli sözlerini şöyle tamamladı:
“Ev işçilerinin yaşadığı güvencesizlik ve hak ihlalleri, yalnızca hukuki boşlukların değil; kadınları bakım emeği üzerinden eve hapseden ataerkil politikaların da bir sonucudur. Bu nedenle yapılacak her yasal ve idari düzenleme, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas almak zorundadır. Siyasal iktidara çağrımız nettir: Ev işçilerinin ve ev işçilerinin sendikasının önündeki sendikal hak ihlalleri derhal kaldırılmalıdır. Ev işçilerinin akciğerlerini yakan kimyasallar; yol açtığı Astım, KOAH gibi hastalıklar ve bedenlerini tüketen boyun ve bel fıtıkları kader değildir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, evlerdeki bu riskleri denetlemekle yükümlüdür. Bu hastalıklar acilen meslek hastalığı olarak tanınmalıdır.”




