Manisa'nın açık hava müzesi Kula

Bu hafta, Germiyanoğulları beyliğinin başkenti olan, dar sokakları, Türk ve Rumlara ait tarihi evleri, nesilden nesile aktarılan meslekleriyle adeta bir açık hava müzesi olan Kula'dayız

Manisa'nın açık hava müzesi Kula

Hazırlayan/ Özde KOCA / Gökmen KÜÇÜKTAŞDEMİR

Manisa'ya bağlı Kula ilçesi, Osmanlı ve Rum mimarisine ait bini tescilli 3 bin tane tarihi eviyle zamanın haşin gücüne direniyor. Kula'nın her bir sokağı, kapalı kapıları, yıkılmaya yüz tutmuş evlerinin her biri, başka bir hikaye anlatıyor. Gelin hep birlikte, Kula'nın dar sokaklarında gezelim. Eski çeşmelerinin yanında soluklanalım. Tarihi evlerinden yükselen hikayelere kulak verelim.

Yürüyüş rotası belirledik

Çok da popüler olmayan bu tarihi ilçenin bizi şaşırtmasını umuyorduk. Ama açıkçası bu kadarını beklemiyorduk. Her köşe başında başka bir sürprizle karşılaştık. Kula deyince akla 'Türk evleri' geliyor. Ama aslında Kula'da sadece Türk evleri yok. Dar sokaklarında bir Türk evinin karşısında ya da yanında burada daha önce yaşayan Rumlara ait bir ev yer alabiliyor. Buraya gelirken salgın yasaklarıyla iyice daralan gezi süremizi göz önünde bulundurarak sıkı bir çalışmayla 15-20 dakikalık bir yürüyüş rotası çıkardık.

Kula'da eski zamanlarda yaşam kale içinde yoğunlaşmış. O yüzden bugün sokaklarının çoğunluğu oldukça dar. Bu dar sokaklar genelde de küçük meydanlara açılıyor. Arabayla gidecekseniz uygun bir yere park edip yürümenizi tavsiye ederiz. Karşılıklı bazı evlerin çatılarının birleştiğinden ya da çıkıntılı ikinci katın duvarına kafanızı çarpabileceğinizden bahsedersek sokakların ne kadar dar olduğu daha iyi anlaşılır.

Bir fincan kahve sözü

Arabamızı park ettikten sonra ilk durağımız Beyler Evi. Burası, 18'inci yüzyılda yapılmış Türk evlerinin tipik bir örneği. Geniş bir avludan sonra ulaştığımız ev, o döneme ait diğer Türk evleri gibi ahşap ve kerpiç malzemeden inşa edilmiş. Beyler Evi, güzel bir restorasyondan geçmiş. İki katlı yapının yaşam alanları üst katta. Evin zemin katında mutfak, ahır ve kiler yer alıyor. Ahşap tavanlar ve kapılarda oymacılığın eşsiz örnekleri var. Odalar da döneme uygun eşyalarla döşenmiş. Evi gezdiğimizde 18'inci yüzyılda bir Türk ailesinin günlük hayatıyla ilgili fikir sahibi olduk. Konakta evin sahibi olan Beyler ailesine ait bilgi ve fotoğrafların yer aldığı tabela da oldukça bilgilendirici oldu. Salgın nedeniyle bahçedeki kafe kapalıydı. Ancak sohbet ettiğimiz teyzeye, normale döndüğümüzde buradaki ağaçların altında, tarihin gölgesinde bir fincan kahve içme sözü vererek konaktan ayrıldık.

Yıkılmak üzereler

Yürüyüş rotamızdaki ikinci durağa doğru ilerlerken bazı evlerin yıkılmak üzere olduğunu gördük. Uyarı levhaları ve demir korkuluklar dikkatimizi çekti. Yenilenen evler, ziyaretçilerini büyülerken neden diğerleri yok olmaya mahkum edildi? Tüm evleri - büyük, küçük demeden- restore edilse Kula'nın adını duymayan gezgin kalmaz diye düşünüyoruz. Zamana karşı direnme konusunda Türk evleri olarak bilinen ahşap evler daha talihsiz ne yazık ki. O dönemde Kula'da yaşayan Rumların yaptığı evlerde taş kullanılmış. O yüzden ilk günkü güzelliğini koruyamasa da zamanımıza ulaşmış. Ancak bugün sokaklarında karşımıza çıkan ahşap evlerin viraneliği içimizi acıttı. Sadece büyük evlerin, ilçenin önemli ailelerin konaklarının değil, mütevazi evlerin de restore edilmesi gerektiğini bir kez daha aktaralım. Restorasyon maliyetini bugün o evlerde oturanların karşılama imkanı yok. Belki de bir ödenekle, bir projeyle komple yeni bir çehreye bürünebilir Kula.

Komşu evlerde yaşam

Kısa bir yürüyüşle 'Türk Evi' olarak geçen Kestaneciler Konağı'na ulaşıyoruz. Kula'da restore edilen ilk evlerden olan konak, tarihi Kula evlerinin tipik özelliklerini taşıyor. Kestaneciler ailesi tarafından belediyeye devredilen yapıda, birinci katta 4, ikinci katta 4 olmak üzere 8 oda bulunuyor. Kula evlerinin arasında tavanlarında, kapılarında ve oda içlerindeki ahşap işçiliği en güzel olan ev olarak kabul ediliyor. Her odasında bulunan fotoğraflardan, aksesuarlara bir çok keyifli detay sayesinde tarihe yolculuk edeceğiniz konağın geniş balkonundan karşısındaki taş ev görünüyor. Belki de evin hanımı, balkondaki divanda oturmuş kahvesini içerken komşusunu selamlamıştır. Ya da evin genç kızı, karşı evdeki Rum delikanlıya sevdalanmıştır. Eski evleri çekici ve özel kılan, barındırmış olabilecekleri hikayeler, yaşanmışlıkları değil mi zaten?

Kapılar dile geliyor

Tarihi evlerde bazen küçük bir unsur çok şey anlatır. Örneğin Kula'nın sokaklarında gezinirken kapılara biraz dikkatlice bakarsanız, içinde bir zamanlar yaşayanlarla ilgili bilgiler verir. Mesela Türk evlerinde kapılar, doğrudan evin içine açılmazdı. Türk evlerinin alt katlarının sokağa bakan tarafında da ya hiç pencere olmazdı ya da çok küçük pencereler konulurdu. 18'inci yüzyıl Kula'sına ışınlanıp Türk bir ailenin evine konuk olmak istesek, ev sahibi önce büyük ahşap kapıdaki ufak pencereden kim olduğumuza bakar, bizi ona göre içeri alırdı. Belki de almazdı. Diyelim ki tanıdığız ve içeri girebildik, önce avluya buyur edilirdik. Sonra yakınlık derecemiz ya da cinsiyetimize göre uygun olan bir odaya alınırdık.

Oysa Rumlara ait taş evler öyle mi? Büyük, gösterişli bir kapı, direkt dışarıdaki hayata açılırdı. Aynı dönemde bir Rum ailesine konuk olsak, kapıdan evin içine girer, salona buyur edilirdik. Yine alt kattaki pencereleri de Türk evlerine göre oldukça büyüktü. Rum evlerinin pencere ve kapılarını vitraylar süslerdi. Hatta bazı evlerin duvarlarında da kök boyalarla renklendirilmiş resimler yer alırdı. Duvarlardaki bazı resimlerin gelip geçenlerin, labirenti andıran ve birbirine benzeyen sokaklarda kaybolmaması için yol tarifi verdiği de söyleniyor. Örneğin bir evin duvarındaki resimde, kilise yapısı yer alıyor ve yapıdaki pencere ve kapı sayısıyla 7 adım sonra kiliseye ulaşılabileceği tarif ediliyormuş. Bu sav doğru mu bilemedik. Ama duvarların tablo gibi kullanılması, bizim hep hoşumuza gitmiştir.

Anılar kül oldu

Kula sokaklarında üçüncü durağımız olan, bugün Kula-Salihli Jeoparkı Ziyaretçi Merkezi olarak kullanılan Meryem Ana Kilisesi'ne doğru giderken karşımıza eski bir okul çıktı. Zafer İlkokulu binasının, ilçenin Rum zenginlerinden Lambi oğlu Damyunus tarafından yaptırıldığı söyleniyor. Osmanlı kayıtlarında ise binanın okul olarak 1843 yılında yapıldığı, 1892 yılında Rum çocukların eğitim gördüğü Lambiyanos Okulu olarak ruhsatlandırıldığı görülür. Kurtuluş Savaşı sonrasında 16 Eylül 1923 tarihinde Zafer Okulu olarak kayda geçer. 1923 yılından 1974 yılına kadar da okul olarak hizmet verir. Bahçesindeki küçük kilise, okul olduğu dönemde kütüphane olarak kullanılır. 1974 yılında bina çürük olduğu için boşaltılır.

Okulun bahçesinde karşılaştığımız, kendisi de bu okulda eğitim almış olan Sabahattin Arkağaç, buradaki restorasyonun 20 yıldır bir türlü bitirilemediğinden dert yandı. "Okulun yıkılmasını mı bekliyorlar?" diyen Arkağaç, "Benim çocukluğum bu binada, bu bahçede geçti. Yıllardır doğru düzgün bir restorasyon çalışması yürütülemedi. Bugün de zemindeki mermerlerin sökülüp gelişi güzel bahçeye atıldığını gördüm. Tekrar kullanılması için numaralandırılması gerekiyordu? Orijinal malzemeyi çöpe atacaksak ne anlamı var bu restorasyonun?" sözleriyle tepkisini dile getirdi. Kula'da 'Zabun Hoca' olarak tanınan Hüseyin Zabun ise kilise ve Zafer İlkokulu'yla 1989'daki yangından sonra ilgilenilmediğini söyleyerek, "Bunlar, bizim ve Kula için büyük kayıp" dedi.

Meryem Ana Kilisesi

Son durağımız Meryem Ana Kilisesi... Burası Kula'daki restore edilmiş tek kilise. Yapının içindeki tadilattan dolayı içeriye giremedik. Ancak komşunun bahçesinden meyve aşıran çocuklar gibi alçak bahçe duvarından atlayıp çevresinde dolandık, yüksek pencerelerinden içeriye bakmaya çalıştık. Kilisenin Yunanca mermer kitabesi kayıp olsa da eski fotoğraflardan 1837'de imar edildiği biliniyor. Kilisenin eski fotoğraflarını görünce çok güzel bir restorasyondan geçtiği anlaşılıyor. Ancak kiliseye gösterilen özen, karşısında yer alan ve kilisenin papazının yaşadığı eve gösterilmemiş. Kötü durumdaki yapının birkaç yıl içinde yıkılması muhtemel.

Esnafın buluşma yeri

Gezimizin başında belirlediğimiz 15-20 dakikalık yürüyüş rotasını, her köşesinde fotoğraf çekmekten 3 saatte tamamlayarak aracımızın olduğu çarşı tarafına doğru aylak adımlarla yürüyoruz. Sabah çok erken saatte İzmir'den yola çıkmış, daha Kulalılar yataklarından kalkmadan sokaklarında gezmeye başlamıştık. Böylece gezimizin bu etabını tamamladığımızda çok acıktığımızı farkettik. Öğlen yemeği için esnafın favorisi olan Ekmekçioğlu Lokantası'nı ararken çarşıyı da turlamış olduk. Osmanlı’dan kalma dükkanlarda bugün, kaybolmaya yüz tutmuş meslekler yapılıyor. Atalarından devraldığı mirası yaşatmaya çalışan zanaatkarlar, demircilik, saraçlık, bakırcılık, dericilik, ayakkabıcılık, leblebicilik, keçecilik, kalaycılık, semercilik, yorgancılık ve ayakkabıcılık yapıyor. Öğlen namazını kılmak için çarşının dar sokaklarını dolduran esnaf, namazın ardından Ekmekçioğlu'nda yemek yiyor. Burada, esnaf lokantalarının namına yakışır tattaki yemeklerimizi silip süpürdük. Kazakoğlu Helvacısı'nın meşhur helvasıyla da hem ağzımızı tatlandırdık hem de Kuladokya için enerji aldık. Unutmadan; Kazakoğlu'nda 120 yıllık aile mesleğini sürdürerek susamdan harika ürünler çıkaran Yılmaz Kazak'ın yaptığı tahinden de mutlaka alın. İyi bir pekmezle soğuk kış mevsiminde kahvaltılarınıza lezzet katacaktır.

Ege'nin Kapadokya'sı

Kula'yı ardımızda bırakıp "Ege'nin Kapadokya'sı" denilen ve 'Kuladokya' diye anılan Kula Peri Bacaları'na doğru yola çıkıyoruz. 2012'de ‘Tabiat Anıt’ olarak tescil edilerek SİT alanı ilan edilen koruma altındaki bölge, Türkiye'nin tek jeoparkı olma özelliğine sahip. Kula'ya 16 kilometre mesafedeki Burgaz Köyü'nde yer alan peri bacaları, ülkemizin en genç volkanik arazisi. Kapadokya’da peri bacalarının şapkaları volkanik malzemeden oluşurken, Kula’da peri bacalarının şapkalarının çimentolaşmış çakıl ve kum depolarından oluştuğu biliniyor. Yapılan araştırmalarda bölgede 1 milyon 200 bin yıl önce volkan patlamalarının yaşandığı tespit edilmiş.

2013 yılında jeopark ilan edilen bölgenin içinde yer alan peri bacalarının hala oluşmaya devam ettiği belirtiliyor. Düşünsenize, sonraki gittiğinizde yeni oluşumlar gerçekleşmiş ya da önceki gördükleriniz farklılaşmış olabilir. Kuladokya, bu özelliğiyle de Kapadokya'dan ayrılıyor. Giriş ücreti olmayan bölgede, bol bol fotoğraf çekebilir, kamp yapabilirsiniz. Ayrıca peri bacalarının olduğu bölge, yüksekte yer aldığı için verimli ovayı göz alabildiğine seyredebilirsiniz. Biz, bir gezi ritüeli haline gelen filtre kahvemizi, bir tarafında günbe gün şekillenmeye devam eden peri bacalarının, diğer tarafında yemyeşil düzlüğün uzandığı eşsiz manzarada içmeyi tercih ettik.

NOT: Paylaşımlarımız için Instagram'dan 'yola.ciktik' hesabımızı, yazılarımızı okumak için yolaciktik.com'u takip edebilirsiniz

Güncelleme Tarihi: 14 Ocak 2021, 10:58
YORUM EKLE