Tezatlar ülkesi

Yıllardır bildiğiniz bir şarkının, uzun bir aradan sonra ilk dinlediğinizde, birdenbire gönlünüze çöreklendiği oldu mu hiç? Yıllardır bildiğiniz bu şarkıdan durduk yerde neden etkilenirsiniz?

Tezatlar ülkesi

Hazırlayan / Neşe BAYRAÇ

Sanki bir mesaj vermek ister gibi oturur yüreğinize. “Sözlerime bak, belki sana şifa olurum” der gibidir. Bugüne değin sözlerine dikkat etmediğiniz için öylesine dinleyip geçtiğiniz bu şarkının sözlerine dikkat ettiğinizde şu anki ruh halinize ne kadar da tercüman olduğunu fark ediverirsiniz.

El Condor Pasa

Salyangoz olacağıma bir serçe olmak isterdim

Evet isterdim, olabilseydim olurdum elbet

Çivi olacağıma bir çekiç olmak isterdim

Evet isterdim, olabilseydim eğer olurdum elbet

Uzaklara, uzaklara yelken açmak isterdim

Bir görünüp bir kaybolan bir kuğu gibi

Yerine çakılı kalan insan

Dünyaya en hüzünlü sesi verir

En hüzünlü sesi verir

Sokak olmaktansa bir orman olmak isterdim

Evet isterdim, olabilseydim olurdum elbet

Toprağı ayaklarımın altında hissetmek isterdim

Evet isterdim, yapabilseydim eğer yapardım elbet

Bu bir Peru ezgisi. 1970 yılında büyük üstadlar Simon and Gurfunkel sözler ekleyip söylemişler. Orijinali de pan flüt ile oldukça hüzünlü.

Evde kaldığımız günler ilerledikçe yıllardır dinlediğimiz veya gördüğümüz etrafımızdaki her şeye daha farkındalıkla bakar olduk. Kim bilir daha neler fark edeceğiz ilerleyen günlerde.

Moral bozacak o kadar çok şey hala etrafımızda iken, her ne kadar moralimizi yüksek tutmak için onlara bakmasak bile bazen istemeden bunlarla yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Yine de hayata umutla sıkı sıkı sarılalım ve bu enerjiyi etrafımıza yayalım.

Yaşamak zorunda olduğumuz bu deneyimden, hayatın farkında olan, ister Tasavvuf diliyle; “Kamil İnsan”, isterseniz de yeni kişisel gelişim mantığıyla; “sizin bir üst versiyonunuzu” yaratın. Yeter ki gelişerek çıkın.

Madem özgürce sokaklarda gezemiyoruz benimle Hanoi Vietnam sokaklarında gezmeye ne dersiniz?

Hanoi, Vietnam’ın başkenti. Sekiz milyondan fazla bir nüfus ile Vietnam’ın ikinci büyük şehri. Çılgın kalabalık ve trafiği, inanılmaz sokak lezzetleri ile tipik bir Asya şehri iken, zerafet, zevk, ince sanat, ucuz, ancak çok kaliteli el ürünleri ile diğer Asya şehirlerinden öne çıkıyor.

Gezerken çok orijinal şeyler dışında alışverişi sevmeyen ben Hanoi’deki minicik el işleri dükkanlarını gördükçe kendimden geçtim diyebilirim. El işi derken bildiğimiz delik işi gibi el işleri, el dikişi ipek, saten kimonalar, elbiseler, ipek karavatlar… El yapımı buzdolabı magnetlerine kadar. Fiyatları oldukça uygun, ayrıca çok kaliteli. Bunun yanısıra her biri sanat eseri denilebilecek yelpazeler, kitap ayraçları, tablolar, takı kutuları… İnsan hangi birini alacağını şaşırıyor. Fiyatları da ekonomik olduğu için tek sorun bagaj limitiniz. Uyarmalıyım, bu konuda oldukça katılar. Siz siz olun oldukça büyük boş bir bavul ile yola çıkıp, doldurup getirin.

Vietnam, alışveriş sevenler açısından bir cennet. Yukarda saydığım, daha çok kadınların ilgisini çekebileceğini düşünülebilecek şeylerin dışında spor veya outdoor denilen doğa sporları malzemelerinin de üretim yerleri Kamboçya ve Vietnam. Bilinen meşhur markaların hemen hepsi buralarda üretiliyor. O kadar sorup soruşturmamıza rağmen orijinal satış dükkanlarını bulamadık. Sanırım üretici firmalar oldukça sıkı bir kontrol mekanizması kurmuşlar. Ama çarşılar, pazarlar gayet iyi taklitleri ile dolu. Pazarlık işin olmazsa olmazı.

Dekorasyonlarındaki minimalizm beni benden aldı. Devlet başkanının evi bile bir masa ve sandalyeler. Her şey kızıl kahve masif ağaç. Masa üzerinde delik işi bembeyaz bir örtü, bazen üzerinde bembeyaz nakışı ile.

Minimalizm ve zerafet bedenlerine kadar inmiş gibi. Herkes ufak tefek ve kadınlar çok zarifler.

Asya’nın meşhur sokak hayatı burada da doludizgin. Evde yemek pişirmektense sokakta, minicik taburelere oturarak yemek yiyorlar. Rehberimiz ilk akşam bizi sokakta yemek turuna çıkardı, Vietnam’ı tanımanın ilk adımı olarak.

İş çıkışı iş kıyafetleriyle

Her köşebaşı bir minik restoran. Egsoz dumanının içinde, kaldırımda bile olsa rahatsız olmuyorlar. Minicik çukur kaplarda yiyorlar.

Biz de zincirlerimizi kırıp sokaktan yedik. Ama asla bulaşıkların yıkandığı bölüme bakmadan. Temizlik anlayışları bizden çok ama çok farklı.

Ayaküstü minik mangallar her yerde.

Mutlulukla taşınan hamur kızartmaları

Gerçekten ot, çöp gibi duran yemekler çok lezzetliydi. Green Papaya Salad (Yeşil papaya salatası)

Meyve salatasının üzerine kondens süt eklemişler. İnanılmaz bir lezzet.

Yolda ilerlerken ne kadar değişik yiyecekler diye düşünürken birden bu restoranda ölen kişinin arkasından yapılan adağı gördük. Tavuk suyu, tavuk ve pilavın yoldan geçenlere ikram edildiğini görmek 'ne kadar da aynıymışız' diye düşündürttü.

Pho meşhur çorbaları.

Bu restoran, Hanoi’nin Pho yapan en meşhur sokak restoranıymış. Pho, bu pirinç makarnası (noodle) çorbasının adı. O beyaz uzun spagetti gibi malzeme pirinç noodle. Ayrıca çorbaya ne çeşit et isterseniz eklenebiliyor. Fermente balık da var. Acı sos ve sebzeler. Et suyu ile muhteşem bir tat. Dükkanın önünde Rehberimiz Pho ve dükkan için bilgiler verirken biz ortamın hijyeni ile ilgili sürekli “temiz mi?” diye komik bir şekilde soruyoruz. Rehberimiz de “çok temiz” diye gönlümüzü ferahlatmaya çabalıyor. Sokaklarda saatlerce dolaştırıp, yürütüp özellikle buraya getirmiş. Kötü der mi hiç. Ama halimiz, gördüğümüz aşırı salaşlığı hazmetmeye çalışır ve medet umar bakışlarımız ile komiğiz. Tabiki Pho yedik. Biz acı sever iki kafadar o kadar beğendik ki o nasıl yıkandığı belli olmayan tabakları sıyırasımız geldi. Rehberimizin bizi her götürdüğü yerde, temiz mi, gibi anlamsız tüm sorularımıza “hıı, hıı temiz” diye kafadan atan cevaplar verdiğini bilsek de terapi etkisi yapıyordu, taaa ki rehberimizin temiz yemek anlayışının fare yemeğe kadar geniş bir spektrumda olduğunu öğrenene kadar. Ondan sonra kendisiyle aramıza istemeden de olsa duygusal bir mesafe koyduk. Neyse ki, gezimizde Hanoi bölümü biteceği için zaten ayrılma vaktimiz de gelmişti. Ondan sonra gezdiğimiz yerlerde de rehberlerimize “Fare yiyor musunuz?” diye sorma cesaretini göstermedik.

Genel olarak sokak yemeklerinin fiyatları da çok ucuz. Gece boyunca özel ekmeğinden, çorbasına, meyvesine, salatasına kadar Hanoi sokak yemeklerinin tadına baktık. Tabiki spektrumu ancak yiyebileceğimiz kadarıyla tuttuk. Böcekler, yılanlar vs. olmadan.

Çin yeni yılı Şubat ayındadır. Korona virüsü nedeniyle hepimiz aşina olduk artık. Bizim gittiğimiz Mart ayı olmasına rağmen kutlamalar karnaval olarak devam ediyordu. Görüntüler ise bir köye ait kutlamalardan.

Tanrılarına adak.

El sanatları

Burası devlete ait bir el sanatları merkezi. Bu yapılan Vietnam’a özgü geleneksel bir el sanatı. Bir çeşit nakış denilebilir. Nakış ile yağlı boya tablo gibi çalışmalar yapıyorlar. Engellilerin istihdamı için. Burada çalışanların hepsi işitme engellilermiş.

Ülkenin kurtarıcısı Ho Chi Min’in sarayı. Estetik ve minimalist anlayışla inşa edilmiş muhteşem bir bahçenin içinde.

Ho Chi Min’in gerçek adı Nguyen Sinh Cung. Bu arada Vietnam’da üst sınıfın soyadı hep Nguyen.

Vietnam’ın sokaklarını gezmekten tarihini anlatmaya fırsat kalmadı. Onlar da tarihleri boyunca hem Fransızlara hem de Amerikalılara karşı omuz omuza şanlı bir kurtuluş savaşı vermişler. Morale ihtiyacımız olduğu şu günlerde o konuya girmek istemiyorum. Belki ileride ayrıca konuşulabilir. Ancak, savaş müzesindeki resimler yürek parçalayıcıydı. İncelemeye değer bir savaş vermişler. Vietnamlılar kahraman bir millet.

Vietnam genel olarak bir tarafta zarif el sanatları, mimarisi, kadınları, estetik anlayışı, ruhu okşayan yumuşacık müzikleri, dansları, diğer taraftan kahraman yürekli vatansever insanları, çılgın trafiği, envai çeşit lezzetle dolu sokak hayatı ile tezatların ülkesi gibi. Her şehri bu tezatları başka bir tatta yaşıyor. Bugün başkent Hanoi’deydik.

Kalplerimiz kesinlikle Hanoi’de kaldı.

YORUM EKLE

banner92