Dikkatli okurlar anımsayacaktır.

Köşe haberlerimizde dünya liderliğinin 30’lu ve 40’lı yıllara olan korkutucu benzerliğine vurgu yapıyoruz hep.

Bunca teknolojik gelişim ve iletişim olanaklarına rağmen, bırakın ülkelerine liderlik etmeyi, orta ölçekli bir şirket dahi emanet edilmemesi gereken adamlar ve kadınlar, ülkelerinin kaderlerine egemen olabiliyor. Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde bile (söz gelimi Fransa ve İtalya) bu türden kifayetsiz muhterisler ile can sıkacak kadar sık karşılaşmak mümkün.

Buna elbette en müstesna örnek ABD Başkanı Donald Trump.

Ne uluslararası ilişkilerde ne de diplomaside en küçük bir tecrübesi, söyleyecek sözü bile bulunmayan; eğitimsiz, donanımsız, nerede ne konuşacağını bilmeyen, aslına bakarsanz emlak alışverişlerinden dolar milyarderliğine uzanan öyküsünden gayrı anlatacak hikâyesi olmayan biri.

Sinir bozucu saç stili ile dünyanın adeta nefret objesine benziyor.

// KİMDİR BU BARRACK?

Trump’ın Türkiye gibi -en stratejik müttefiki olması gereken- bir ülkeye atadığı Büyükelçi Tom Barrack’a ne demeli?

Bu satırların yazarı, meslek yaşamında birkaç kez ABD Büyükelçilerinin öznesi olduğu toplantılara katıldı. Hemen hepsinde, ABD’de mesleklerinin en kıdemlisi ve tecrübelisi olan diplomatlara Ankara’da görev verildiğine tanık oldu.

Şimdi, evlere şenlik bu yaşlı adamın geçmişine kısa bir göz atalım mı?

1947’de Kaliforniya’da Lübnan’ın Hristiyan Maruni cemaatinden bir ailede dünyaya gelmiş. San Diego School of Law’da hukuk eğitimş almış. 1970’lerde Suudi Arabistan’da Bechtel adlı ünlü mühendislik şirketi için çalışmış ve bu dönemde Suudi Kraliyet Ailesi ile yakın ilişkiler kurmuş. Akıcı şekilde Arapça konuşan Barrack, 1987’de Colony Capital (şimdiki adıyla DigitalBridge) adlı yatırım şirketini kurmuş. Uzun yıllar boyunca özel sektör şirketlerinde yönetici ve çalışan olarak görev yapmış. 2021’de, bugün kendisine görev verdiği Trump tarafından ajan olmakla suçlanarak gözaltına alınıp yargılanmış ve sonrasında beraat etmiş.

// AKIL ÖĞRETİYOR!

Ezcümle…

Büyükelçinin, Ankara’ya atanana kadar dış politika, diplomasi, uluslararası ilişkiler deneyimi sıfıra yakın. Genel kültür düzeyi, konuşmalarına bakılırsa tatmin edici seviyeden çok uzakta. Ancak kıt bilgisine rağmen, görev yaptığı ve laikliğin devletin temel ilkelerinden biri olduğu Türkiye’ye rol biçmeye, akıl öğretmeye devam ediyor.

Dışarıdan nasıl gülünç göründüğünün, görev yaptığı ülkede alay konusu olduğunun ayırdında bile değil.

Adeta elbise diker gibi, Türkiye’nin de aralarında olduğu kimi ülkelere yönetim modelleri öneriyor. Mesela Barrack hazretlerinin bizler için biçtiği yeni model elbise “meşruti monarşi”. Görevinin ilk aylarında Türkiye’ye “Osmanlı Milletler Modeli”ni münasip gören (!) Barrack, 1919’dan beri ulus devletler tarafından engellendiklerini, yeni bir bölgesel düzenlemenin zamanı geldiğini söylüyor.

Son olarak Antalya’da -hem de Diplomasi Forumu’nda- yaptığı konuşmada, “Bunu söyleyerek yine eleştirileceğim çünkü antidemokratik ama bölgeyi incelerseniz, işe yarayan tek şeyin, güçlü liderlik rejimleri olduğunu fark edebilirsiniz. Ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar. Bunun dışındaki her şey, demokrasi kisvesini giyen ülkeler başarısız olmuştur” diyor.

// SÖMÜRGE VALİSİ EDASI

Kendisine “sömürge valisi” kıymeti biçen bu “Barrack Kafası”na mahkûm değiliz elbette.

Türk Milleti’nin beklentisi, bu beyni sulanmış yaşlıyı kulağından tuttuğu gibi ülkesine def etmek.

Ama ne gezer…

Türkiye Cumhuriyeti tarihinden bihaber olarak pot üstüne pot kıran Barrack’a, bu topraklarda yüzyıllarca süren ve son döneminde kendisi gibi emperyalistlere uşaklık etmekten gayrı işe yaramayan monarşiyi yıkıp, pırıl pırıl laik bir Cumhuriyet kurduğumuzu hatırlatması gerekiyor birilerinin.

Bize biçtiği elbiseyi son giydiğimizde, milletin başına musallat olan saltanat sahibinin, “Önce Allah’a sonra İngiltere’ye sığınıyorum” diyerek İngiliz zırhlısına binerek ülkesini nasıl terk ettiğini anımsamamızı istemiyor.

Boşverin şimdi onları” diyor.

İnek gibi sağdığımız günümüzün kukla monarşilerine benzeyin, gerisini bize bırakın” diyor mealen.

// KATLANMAK ZORUNDA MIYIZ?

Sadece yakın coğrafyamızdaki Müslüman ülkelere değil, dünyanın dört bir yanındaki mazlum milletlere esin kaynağı olan Türk Devrimi’nin her yaştan sahipleri olarak; bu kör cehalet abidesinin hadsizliğini ve terbiyesizliğini çekmek zorunda değiliz.

Kimse kusura bakmasın.

Ülkesini seven ve saygı duyulmasını isteyen her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, helvası cebinde gezen bu Lübnanlıya “Türkiye, yürüyen bir cehalet olan bedeninin ürettiği zihni sinir kalıplara girmez. İyisi mi, memleketimizden defol” diyoruz.

+++++++++

Selim Erdoğan Serkan Aksüyek Hakkı Uyar

TÜRKİYE’NİN EN ÜRETKEN

ÜÇ TARİHÇİSİ İLE İGC’DE

BİR ARAYA GELDİK…

16 Nisan 2026 günü, İzmir Gazeteciler Cemiyeti üyeleri ve İzmir’in aydınlık yüzlü insanları için muhteşem bir gün olarak hafızalarımızda yerini aldı. Yurtsever Türk gençlerinin son yıllarda sevgilisi haline gelen Harp Coğrafyacısı Dr. Selim Erdoğan'ı, “Dumlupınar’dan Halkapınar’a Kurtuluş Savaşı’nın Bilinmeyen 10 Günü” başlıklı konferansında iki buçuk saat boyunca yerimizden kalkmadan ve adeta gözümüzü kırpmadan dinledik.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, üzerinde oturduğumuz (yoksa tepindiğimiz mi desek?) bu aziz vatanı kurtaran büyük kahramanlarımıza ve askeri / strateji dehalarına olan hayranlığımızı el birliği ile büyüttük.

İstanbul’dan gelerek bizlere muhteşem bir sürpriz yapan Doç. Dr. Esra Özsüer hocamızı da aramızda görmekten keyif aldık. Hocamızı birkaç hafta sonra ‘profesör’ unvanı ile takdim edeceğimizin müjdesini aldık.

// GÜVENCEMİZ OLAN GENÇLER!

Sevgili ağabeyim Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Uyar ve onun hepimizi ağlatan öğrencileri Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu üyeleri bizlere onur verdiler.

Türkiye’nin son yıllardaki en üretken tarihçilerini aynı etkinlikte buluşturmak, hem bizim gibi devrimci Kemalistler hem de Hasan Tahsin ruhunun hala koridorlarında dolaştığı İzmir Gazeteciler Cemiyeti için muhteşem bir enerjiydi.

Bu sütunlarda farklı aralıklarla yinelediğim, etkinlikte Dr. Selim Erdoğan’dan da teyidini aldığım bir düşüncemi bir kez daha okur dostlarla paylaşmak isterim.

Bugün hâlâ dünya üzerinde örneği ve benzeri olmayan Türk Bağımsızlık Savaşı ile ilgili hatırı sayılır seviyede kaynak okudum. Bu okumalardan sonra gelip dayandığım nokta şu:

// GERÇEK SOYKIRIMCI KİM?

15 Mayıs 1919 ile başlayıp 9 Eylül 1922’de İzmir’de biten bu işgal macerası, aslında bir işgal değil, Türkleri Batı Anadolu’dan sürmeyi, bu bölgeyi tamamıyla Türksüzleştirmeyi amaçlayan bir soykırım projesiydi. Yunan generallerini, İzmir’in Kordon’undan Ankara’nın Polatlı’sına kadar sürükleyen bu cinnet hali, kökü yüzyıllara uzanan din kökenli bir kin ve düşmanlığın 1920’li yıllardaki tezahürü idi.

Ve biz ne yazık ki bu gerçekleri ne dünyaya ne de kendi halkımıza doğru dürüst anlatabiliyoruz.

Anlatamadığımız gibi, yapmadığımız bir soykırımın şüphelileri olarak on yıllardır uluslararası toplumda gözaltındayız. Bu gözaltıların en sıkı alkışçıları ise Batı Anadolu’da gerçek bir soykırımın kanlı ellerini hâlâ temizlemeyen Yunan tarihçileri…

Neyse, bu konuları daha uzun uzadıya konuşacağız.

// SALON TIKLIM TIKLIM!

Biz 16 Nisan’da çok mutluyduk. Koltuklarımız doldu, ek sandalyeler doldu, yetmedi sahnemiz komple tıklım tıklım doldu. Bir o kadar dostumuz ve meslektaşımız maalesef dışarıda kaldı ve konferansı izleyemedi.

O dostlarımıza sıkı bir özür borcumuz var, tediyesini yapalım.

Cumhuriyet Devrimi’ne olan aşkımızı ve inancımızı el birliği ile büyüttük. Konferans sonrasında ise saatlerin nasıl akıp gittiğini bile anlamadığımız yemek sohbetinde, içinde çırpındığımız karabasanı yırtıp atmanın yollarını aradık.

Bu güzel günü bizlere yaşattıkları için Dr. Selim Erdoğan Hocamıza ve tüm misafirlerimize sonsuz teşekkürler…

+++++