Türkiye’de sağlık kurumlarının ve hekimlerin kullandıkları dilde sıkça rastlanan bir ifade var: “hasta kabulüne başlamıştır”, “hasta kabul edilmektedir” ya da bir ziyaret sonrası “heyet kabul edildi” gibi… Bu ifadeler ilk bakışta sıradan görünse de, aslında oldukça hiyerarşik bir anlayışı yansıtır.
Geçenlerde gördüğüm bir sosyal medya paylaşımında, bir yabancı heyetin bir hastane ziyaretini bir profesör şöyle ifade etmişti “... Afrika Cumhuriyeti’nden temsilcilerimizi hastanemizde kabul ettik.” Bu cümlede gelen kişiler eşitler arası bir ziyaretçi değil de bir makamın huzuruna çıkmış kişiler gibi sunuluyor. Oysa aynı durum çok daha eşitlikçi biçimde ifade edilebilir: “... Afrika Cumhuriyeti’nden gelen heyeti hastanemizde ağırladık.” ya da “...Afrika Cumhuriyeti heyeti hastanemizi ziyaret etti.”
Benzer bir durum yıllardır muayenehane açılış davetiyelerinde ve hastanelere yeni başlayan hekim duyurularında da görülür. “Prof. Dr. A hasta kabulüne başlamıştır.” ifadesi, hastanın özne olmadığı, hekimin merkezde olduğu eski paternalist tıp kültürünün bir kalıntısıdır. Hasta sanki kapıda bekleyen ve kabul edilmesi gereken bir kişi gibidir. Bunun yerine “Prof. Dr. A yeni muayenehanesinde hizmet vermeye başlamıştır”, “Prof. Dr. A hastalarını yeni adresinde görmeye başlamıştır” denebilir.
Bu yukarıdan dilin tercih edilmesinin kökeninde Osmanlı bürokrasisinden kalan “makama kabul”, “huzura kabul” anlayışı ile eski paternalist tıp kültürünün birleşimi bulunuyor. Oysa sağlık hizmeti bir lütuf ya da kabul mekanizması değil; bir haktır. “Hastayı kabul etmek” yerine “sağlık hizmeti vermek”, “hastaları görmek”, “muayene hizmetine başlamak” gibi ifadeler daha eşitlikçi ve hak temelli bir yaklaşımı yansıtacaktır.
İnsanlara yıllarca “hasta kabulü” diliyle seslenilmiş ve bu dil özel sektörde de devam ediyor. Sadece devlet bürokrasisi değil, özel hastaneler de aynı dili kullanıyor. Bu durumda yalnızca bir alışkanlıktan değil, hekimin otoritesini tesis etme çabasından da söz ediyoruz. Burada bir itiraz dile getirilebilir. Belki de “hasta kabulüne başlamıştır” ifadesini kullananların kastettiği şey bir hiyerarşi kurmak değildir. Belki anlatılmak istenen yalnızca “Muayenehanemizi açtık.” “Hazırlıklarımızı tamamladık.”
“Artık hizmet vermeye hazırız.” şeklinde iyi niyetli bir ifadedir. Kuşkusuz birçok hekim ve sağlık kurumu bu ifadeyi bu anlamda da kullanıyordur. Kimsenin bilinçli olarak “Ben yüksek bir makamım, hastaları huzuruma kabul ediyorum” dediğini düşünmüyorum. Ancak mesele niyet değil, dilin taşıdığı tarihsel ve kültürel yüktür. Eğer gerçekten anlatılmak istenen yalnızca “hazırız, buyurun gelebilirsiniz” ise neden “muayene hizmetine başladık”, “hastalarımızı görmeye başladık” ya da “ muayenehanemizi açtık” demiyoruz da ısrarla“hasta kabulüne başladık” diyoruz? Dil bazen söylemek istediğimizden daha fazlasını söyler. “Kabul etmek” fiili Türkçede hâlâ tek yönlü bir ilişkiyi çağrıştırır. Kabul eden vardır, kabul edilen vardır. Bu nedenle sorun insanların niyetinde değil, kullandığımız dilin bizi farkında olmadan taşıdığı yerdedir. Türkçede “kabul” sözcüğünün her kullanımı aynı anlam yükünü taşımadığını biliyorum. TDK’nin sözlüğünde yer alan “kabul günü” ifadesi, kadınların belirli günlerde misafir ağırladığı toplantıları tanımlar ve günlük dilde herhangi bir hiyerarşik çağrışım yaratmaz. Ancak “hasta kabulü”, “heyeti kabul etmek”, “makama kabul edilmek” gibi kurumsal kullanımlarda sözcük, kabul eden ile edilen arasında bir üstünlük ilişkisi hissi üretmeye devam eder.
Dikkat çekmek istediğim asıl nokta bir körlük hali. Bir yandan sağlık sistemi hızlapiyasalaşıyor. Özel hastane zincirleri büyüyor, sağlık hizmeti büyük sermaye gruplarının yatırım alanlarından biri haline geliyor. Hekimler giderek daha fazla performans baskısı altında çalışıyor, hasta memnuniyeti puanlarıyla değerlendiriliyor, gelir hedefleriyle karşı karşıya bırakılıyor. Öte yandan hekimlere yönelik şiddet neredeyse gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş durumda. Sağlık çalışanlarına yönelik saldırılar, tehditler ve hakaretler sıradan haberler gibi geçip gidiyor. Toplumun önemli bir kesiminde öfke, kabalık ve şiddet normalleşiyor. Böyle bir dönemde sağlık kurumlarının ve hekimlerin duyurularında hâlâ “Hasta kabulüne başlamıştır” ifadesinin kullanılması, sanki hekim Osmanlı’dan kalma bir konakta oturan ve kapısına gelenleri huzuruna kabul eden ayrıcalıklı bir şahsiyetmiş gibi bir dünyanın dilini taşıyor. Oysa bugünün hekimi çoğu zaman özel hastane zincirlerininperformans tabloları arasında sıkışmış, hasta sayısı baskısı altında çalışan, dava tehdidiyle karşı karşıya kalan, hatta fiziksel şiddet korkusuyla yaşayan bir emekçidir.
Bugünün hastası da çoğu zaman sağlık hizmetini bir hak olmaktan çok satın alınan bir hizmet olarak gören, kendisini müşteri gibi konumlandıran bir sistemin içinde yaşamaktadır. Yani gerçek hayatta ilişki çoktan değişmiştir. Ama dil değişmemiştir.
Bir tarafta sağlık hizmetinin metalaşması, diğer tarafta hekim otoritesinin aşınması, üçüncü tarafta toplumsal lumpenleşme ve yaygın şiddet vardır. Fakat ilanlarda hâlâ “Hasta kabulüne başlamıştır” yazmaktadır. Sanki 19’uncu yüzyılın ayrıcalıklı hekimi ile 21’inci yüzyılın sağlık piyasası aynı cümlenin içinde yaşamaya devam etmektedir. Bu yüzden bu ifade artık yalnızca hiyerarşik değil, aynı zamanda anakroniktir. İşin ilginç yanı burada kibirden çok daha derin bir sorun olmasıdır. Bu bir gerçeklik körlüğüdür.
Gerçek hayatta otorite aşınırken dilde otorite korunmaya çalışılmaktadır. Toplumsal güç kayboldukça onun sembolleri daha görünür hale gelmektedir. Bu nedenle “hasta kabulü” ifadesi bir özgüven göstergesi gibi değil, kaybedilmiş bir statünün dilsel hatırlatıcısı gibi sırıtmaktadır.
Oysa paternalist tıp yaklaşımından vazgeçerken, hastayı merkeze alan bir sağlık hizmeti anlayışına geçerken bu dil de kendiliğinden ve gönüllülükle değişmeliydi. Öyle olmadı. Hekimlerin giderek daha fazla sağlık işçisine dönüştüğü bir çağda aristokratik bir dilin yaşamaya devam etme çabasına şaşırıyor insan. Dünya değişmiş. Sağlık sistemi değişmiş. Hasta değişmiş. Hekim değişmiş. Ama bazı cümleler hiçbir şey olmamış gibi aynı yerde durmaya devam ediyor…
Hemşireye “Order Vermek”
Yukarda anlatmaya çalıştığım “hasta kabulü” nasıl sağlık hizmetindeki görünmez hiyerarşiyi açığa çıkarıyorsa, “order vermek” de sağlık sistemindeki askeri ve buyurgan dilin en görünür örneklerinden biridir. Türkçede kulağa oldukça tuhaf geliryor; hekim hemşireye order verir, hemşire order uygular, hastane bilgi sistemlerinde doktor orderı bulunur, vizitte “order yazıldı mı?” diye sorulur. Olan biten hastanın alacağı ilaçların belirlenmesidir. Hangi ilaçların ne zaman ve nasıl uygulacağının planlanmasıdır. Bu order dili ekip çalışmasından çok bir komuta zincirini çağrıştırır. Oysa hizmeti multidisipliner ekip çalışmasına dayanır. Hemşireler yalnızca hekim talimatlarını yerine getiren kişiler değil; kendi mesleki bilgi ve sorumluluk alanları olan profesyonellerdir. Bir yoğun bakım hemşiresinin, stoma hemşiresinin veya onkoloji hemşiresinin sahip olduğu bilgi çoğu zaman hekimin bilgisini tamamlayan, hatta bazı alanlarda aşan bir uzmanlıktır. Bu nedenle “order” sözcüğü taşıdığı zihniyet nedeniyle de sorunludur. Askeriyede emir verilir, emir alınır ve emir uygulanır. Sağlık hizmetinde ise tedavi planlanır, tedavi düzenlenir, bakım planı oluşturulur ve klinik kararlar uygulanır. Bir hekimin hemşireye “order vermesi” mi söz konusudur, yoksa hasta için oluşturulan tedavi ve bakım planının ekip üyeleri tarafından ortaklaşa uygulanması mı? Dil burada da nötr değildir. Nasıl ki “hasta kabulü” ifadesi hastayı bir makamın huzuruna çıkmış kişi gibi konumlandırıyorsa, “order vermek” ifadesi de hemşireyi bir profesyonel ekip üyesinden çok emir alan bir ast gibi konumlandırmaktadır. Sağlık hizmeti ne bir saraydır ne de bir kışla. Hastalar tebaa, sağlık çalışanları da birbirine emir veren ve emir alan kişiler değildir. Sağlık hizmeti; farklı bilgi ve becerilere sahip profesyonellerin ortak sorumluluk üstlendiği bir ekip çalışmasıdır. Bu nedenle kullandığımız dilin de kışladan değil, iş birliğinden ve ortak sorumluluktan beslenmesi gerekir. “Order vermek” gibi ifadeler belki günlük dilde yerleşmiştir; ancak yerleşmiş olmaları onları doğru ya da vazgeçilmez kılmaz. Bazen bir kelimeyi değiştirmek, bir zihniyeti değiştirmeye başlamanın ilk adımıdır.
Dil yalnızca düşüncelerimizi ifade etmez; aynı zamanda ilişkilerimizi de biçimlendirir. Sağlık alanında daha eşitlikçi, daha insan merkezli bir yaklaşım istiyorsak kullandığımız sözcükleri de yeniden düşünmek gerekir. Bazen küçük görünen bir kelime, büyük bir zihniyet dünyasının izlerini taşır.