ÖMER CEYLAN- Türkiye’nin hafızasını "Bir Yudum İnsan" belgeselleriyle kayıt altına alan, yazdığı her metne, çektiği her kareye ruhunu katan usta gazeteci ve belgesel yönetmeni Nebil Özgentürk ile bir araya geldik. Onunla konuşmak, aslında Türkiye’nin edebiyat, sanat ve basın tarihine doğru bir yolculuğa çıkmak gibi... Uğur Mumcularla seçim otobüslerinde geçen özgür gazetecilik yıllarını, Attilâ İlhan’la Karşıyaka vapurunda dökülen gözyaşlarını ve Yaşar Kemal’le kurduğu baba-oğul dostluğunu anlatan Özgentürk, bugünün medyasındaki çoraklığa ve sanatçıların memleket meselelerindeki sessizliğine dair de çarpıcı uyarılarda bulunuyor. İşte Özgentürk'ün ağzından dünden bugüne Türkiye panoraması...

Gg2Ck Vt W Q A Avd Ve

- Nebil Hocam, söyleşimize İzmir ile başlayalım isterseniz. Sizin için ne ifade ediyor bu şehir?

İzmir'i çok özlüyorum... Benim için bir insanın amatör yıllarının, ilk heyecanlarının hatırasının en güzel yerindedir İzmir. Tabii ki özlüyorum. Oradaki arkadaşlarımı, dostlarımı bile ayrı özlüyorum. O yılların o gazetecilik heyecanlarını çok arıyorum. Şimdi kalmayan, şimdi artık olmayan o özgür ortamları özlüyorum. Düşün internetin, cep telefonunun olmadığı ama haberciliğin nefes aldığı dönemleri... Arkadaşlarımızla, Erdal İnönü'yle, Uğur Mumcu'yla seçim otobüslerine binip gitmeyi bir insan nasıl özlemez? Şahane zamanlardı, çok güzel zamanlardı.

"ATTİLÂ İLHAN'LA KARŞIYAKA VAPURUNDA AĞLAŞTIK"

- Bugüne kadar binin üzerinde metin yazdınız, sayısız unutulmaz işe imza attınız. Dönüp baktığınızda sizin için en özel, en sevdiğiniz işiniz hangisiydi?

Sinema biletlerinde yeni dönem: indirim kuralları değişti
Sinema biletlerinde yeni dönem: indirim kuralları değişti
İçeriği Görüntüle

Hepsi benim çocuklarım gibi, birbirine benziyor ama her biri de birbirinden tamamen farklı. Elimden geldiği kadar bin metni buldu, bini geçti hatta. Her biri için ayrı metinler yazdım, birbirinden farklı belgeseller yönettim. Hepsinden çok mutluyum, geçmişe dair hiç pişman olduğum bir hikayem yok. Ama illa bir öne çıkarma yapmam gerekirse; İzmir’le Attilâ İlhan’ı her zaman ayrı bir yere koyarım. Attilâ Abi, İzmir’de şahane şiirler yazmış, İzmir’de çok acı çekmiş, liseden atılmış bir isim... Burada yaşadığı o yoksulluğuna, okuldan atılmasına rağmen dimdik durmuş, memleket sevgisine devam etmiş. Attilâ Abi'nin benimle yaptığı o 7 saatlik röportajı ve sonrasında ortaya çıkan 80 dakikalık belgeseli gerçekten hiç unutamam. Ben de onun yolundan gittiğim için o belgesel çok özeldir. Karşıyaka vapurlarında, o meşhur "Müjgan'la ben ağlaşırız" diye Deniz Gezmişlere yazdığı şiir dahil, pek çok unutulmaz sevda ve aşk şiirini burada yazmış, sonra Paris’e gitmek zorunda kalmıştı. Attilâ İlhan belgeselini her zaman çok önemserim.

Kkk-6

"TÜRKİYE'DE TEK BELGESELİNİ BANA EMANET ETTİ: YAŞAR KEMAL..."

- Peki ya konuklar? Çekimler boyunca sizi en çok etkileyen, en unutamadığınız konuğunuz kimdi?

En unutamadığım konuk, hiç şüphesiz Yaşar Kemal’dir. Çünkü o koca çınar, Türkiye’de sanıyorum tek belgeselini çekmem için bana yol açtı, sağ olsun. Aramızda bir baba-oğul dostluğu vardı. Bir Adanalı hemşerilik ilişkisiyle bana sonsuz güvendi. Sanıyorum o dönem 85 yaşındaydı. Benim "Bir Yudum İnsan" belgeselime 2001 yılında konuk oldu. Unutulmaz bir konuk, unutulmaz bir romancı, bir Türkiye efsanesiydi... Benim için sadece büyük bir yazar değil; unutulmaz bir ağabey, bir babaydı.

"MEDYADA BİR TARLA VAR ORTADA AMA HİÇBİR ŞEY ÜRETİLMİYOR!"

- Hocam, medyanın geçirdiği bu büyük yapısal dönüşüm, dijitalleşme ya da tek tipleşme sizin işlerinizi ve üretimlerinizi nasıl etkiliyor?

Etkilemez olur mu? Şu anda bırakın üretmeyi veya çalışmayı, evde oturup izleyecek kanalımızı dahi azalttılar. İnsan o eski günleri özlemez mi? Medyanın artık bugünkü yapısını hepimiz biliyoruz, herkes farkında. Benim burada uzun uzun tekrar etmeme bile gerek yok. Şöyle özetleyeyim: Ortada büyük bir tarla var ama hiçbir şey üretilmiyor. Çorak, kupkuru bir tarlaya dönüşmüş durumda medya. Eskiden o tarlada her türlü gelincik, her türlü zeytin ağacı, her türlü meyve sebze üretiliyordu; fikir zenginliği vardı. Şimdi ise çorak bir tarlanın tam ortasındayız.

Images (2)-38

"ZEYTİN AĞACINI KESİP MADEN AÇIYORLARSA SANATÇI TAVIR GÖSTERECEK!"

- Son dönemde çok tartışılan bir konu var; bir sanatçının ya da bir gazetecinin illa "politik olma" zorunluluğu var mıdır?

Sanatçının politik olma zorunluluğu değil, "düşünce" zorunluluğu vardır. Bizde politikayı maalesef sadece bir siyasi partide nefer olmak, militanlık yapmak gibi algılıyorlar. Hayır, asla bu değil. Ben daha dün televizyonda da söyledim; sanatçılar ülkesinin sorunlarından, memleketin meselelerinden uzak kalmamalı, tavrını net bir şekilde göstermeli. Mesela bugün zeytin ağaçlarının sökülüp, taşınıp yerine maden ocaklarının açılmasına karşı bir sanatçı tavır göstermez mi? Göstermesi lazım! Bu politik bir eylem değil ki; bu insani ve çevresel bir duruştur. Ama şöyle politikleşiyor: O maden kararını alanlar siyasi insanlar, ülkeyi yönetenler olduğu için, sanatçı o karara karşı çıktığında sanki siyaset yapıyormuş gibi algılanıyor. Biraz da ürkeklikle karışık bir durum var tabii... Sanatçılar "Tavır gösterirsem başım derde girer, dizim iptal olur, müziğim kalmaz, konserim yasaklanır" diye bakıyorlar. Bakıyorsunuz, çevre sorunlarında bile hiçbir tavır gösterilmiyor. Sorumsuz bir trafik kazasında devletin ihmalini bile anlatamayan sanatçılarımız var bizim. Bu çok yanlış.

Yazarıyla, romancısıyla, konser veren şarkıcısıyla, film çeken yönetmeniyle aklınıza gelen bütün sanat dallarındaki insanlar ülkesine karşı her zaman sorumlu olmalı; aksine, yapıcı birer eleştirmen olmalıdır. Hele ki yaptığın sanatla bu halkın gönlünde yer etmişsen... Sonuçta aklınıza gelen o yüzlerce, binlerce Türkiye şöhreti; şöhretini de, parasını da, pulunu da, her şeyini bu ülkenin halkına borçlu. Tabii ki o halkın sorununa karşı tavır alması gerekiyor.

D Rkbn Kp Xk A A Owj F

"YOL ARKADAŞLARIMIZ GİDİYOR, GİTTİKÇE ARTIYOR YALNIZLIĞIMIZ..."

- Son olarak hocam; geçmişe dönüp baktığınızda, kaybettiğiniz ya da sürgündeki dostlarınızı, ustalarınızı özlüyor musunuz?

Özlüyoruz tabii ki olmaz mı... Sürgündekiler olsun, kaybettiklerimiz olsun... Zor yıllar, zor zamanlar, zor anlar yaşadık. Ben tabii ki kendimi yaşça o kadar ileride görmüyorum ama sonuçta benim abilerim, benden büyük ustalarım birer birer hayatlarını kaybettiler. Aslında belki yaş olarak tam arkadaş değildik ama abi-kardeş gibiydik, baba-oğul gibiydik. Hem meslekten hem de sanat dünyasından kayıplarımı düşündükçe içim sızlıyor, çok özlüyorum onları. Onlarla yarenlik ettiğim o eski güzel günleri, bir masa etrafında toplanıp yaptığımız o entelektüel sohbetleri, evlerine gidip sorular sorduğumda bana şahane şeyler anlattıkları o anları çok ama çok özlüyorum. O tarafta da çok çoraklaştık, çok eksildik.

Hani o meşhur şiirde der ya; "Yola birlikte başladığımız dostlarla yollarımız bir bir ayrılıyor" diye... Ben onu biraz daha arttırayım: Arkadaşlarımızla, abilerimizle, baba yarısı insanlarla yollarımız bir bir ayrılıyor. Ve artık gittikçe artıyor yalnızlığımız...

Kaynak: ÖMER CEYLAN